Cemkeran-Camii-İran-Kum.jpg

Yücelme

Allah-u Teâlâ bizim yükselmemizi madde çukurundan manaya yücelmemizi talep etmektedir. İradeyi bu yönde kullanmamızı bize emretmektedir.

6 Mayıs 2018 Pazar

Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen

 

Yücelme

Kendi kendisini el-Beyan ve el-Hüda olarak nitelendiren bir Kitab'ın özelliklerinden birisi ele aldığı bir kavramı açıklaması o şekilde bırakmamasıdır. Kur'an-ı Kerim tevvab, münib, muhlis, müttaki, ebrar gibi kavramları belirsiz bir şekilde bırakmaz ve farklı surelerde bu kavramlara açıklık getirir. Bir sözcüğü ya mefhum olarak açıklar yahut da misdak/uyarlayarak ve örneklendirerek açıklar.

Önceki makalede ‘rüşd' ve ‘gayy' kavramlarına dilsel açıdan değindik. Şimdi sorulması gereken hayatî soru şu: Rüşde sahip olan raşid ile sapkınlığa düşen gavînlerin özellik ve nitelikleri nelerdir? Kitab-ı Kerim bunları bize ne şekilde tanıtmaktadır?

Sadece bir ayet ile açıklık getirmeye çalışacağız. Allah-u Teâlâ Hucurat Suresinde şöyle buyurmaktadır: “Hem bilin ki, içinizde Allah'ın elçisi vardır. Şayet o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte er-raşid (doğruya erişenler)  olanlar bunlardır” (49/el-Hucurat/7)

“Allah size sevdirmiş…” bölümünden ayetin sonuna kadar Allah-u Teâlâ raşid olan kimselerin özelliklerini ve niteliklerini söylemektedir. Ancak bu niteliklere geçmeden önce dilsel bir kurala değinmemiz gerekiyor. Şöyle ki bir cümle şart cümlesi değilse ve bir olgudan bahsediyorsa o cümle o an fiilen olgunun olduğunu gösterir. Bu ayet şöyle olsaydı ‘Allah kime imanı sevdirmiş ise' diye başlasaydı ve ayet ‘işte bunlar raşidlerdir' diye sonlansaydı bu ayet hakkında şu kanaate varırdık: Söz konusu bu toplumda raşid kimselerin olup olmadığı belirsizdir. Zira ayet bir şart ile başlıyor. Şart ise genellikle henüz daha o olgunun bulunmadığına delalet eder. Ama cümlede şart edatı bulunmuyor ve özellikler belirtiyor sonrasında bu özelliklere sahip olanların da bir grup olduğunu söylüyorsa işte o esnada o grup toplum içinde bulunmaktadır deriz.

Ancak ayetin giriş bölümü bir şart ile başlıyor ve sıkıntı olgusundan bahsediyor. Dolayısıyla ayetin rüşde bakan bölümünde şart olgusu söz konusu değildir. Allah imanın kendisine sevdirildiği, küfrün, fıskın ve isyanın kendisine çirkin gösterildiği kimselerin olduğundan bahsediyor. Yani o esnada raşid olan kimseler var demektir. Küfür, fısk ve isyanın benliğe ve sineye çirkin geldiği kimse ve bu olguların kendilerine süslenmediği kimse elbette ki söz konusu bu eylemlerden kaçınır ve tiksinir. Şeytanın günahları süsleme olgusu bu kimseler için söz konusu değildir. İnsan günahları ancak kendisine albenili ve cazibeli hale gelince işler. Zina, hırsızlık, gasp, haksızlık, adam kayırmacılık, ahde vefa, cenk meydanından kaçma gibi olgular bir insana süslü olmayınca aksine tiksindirici birer davranış olunca bu şahıs söz konusu eylemleri işlemez.

Zaten bizim masumiyet noktasındaki dayanaklarımızdan birisi de budur. Masum şahıslar peygamber olup olmaması önemli değil, söz konusu eylemlerin çirkinliğini bildiklerinden dolayı işlemezler. 

Ayetin girişindeki şart da ilginçtir: “Sıkıntıya düşme”. Rasulullah'ın (s.a.a) kendilerine uymasını beklemek işte sıkıntı olgusuna nedendir. İslam toplumunda imanın kalbini bütün benliği ile bezediği, küfürden bütün benliği ve sinesi ile nefret eden, küfür, fısk ve isyandan beri, en üstün düzeyde bireyler bulunmaktadır ki bunlar masumiyet kavramının bir başka tarzda ifadesinden başka bir şey değildir. Küfür, fısk ve isyanın kapsamına giren her şeyin Kur'an ve Sünnet tarafından açıklandığını göz önüne alacak olur ve bunlara eğilim göstermek bir yana nefret eden bireylerin olduğunu göz önüne alacak olursak Rasûlullah (s.a.a.) sonrası için masumların olduğunu rahatlıkla elde ederiz. Bu durumda tavır ve tutumu buna uyan bireylerin varlığına bakmak lazım. Tarih bize Rasulullah'a (s.a.a.) rağmen evinde Allah Rasulü'nün düşmanlarını saklayan, bu türden şahıslar için aracılıkta bulunan, Rasulullah'ı sigaya çeken, cenk meydanlarından firar eden kişilerin varlığını haberdar etmektedir. Ama bütün bu safhalarda Rasulullah'a (s.a.a.) bütün benliği ile âşık, O'nun izinden sapmayan kişi ve kişilerin varlığını da bildirmektedir.

Ali: Rüşdün parlak siması

Tarih, ister Rasûlullah'ın (s.a.a.) hayatta olduğu dönem için olsun ister Ondan sonra olsun bize imanın bütün şubelerini kendinde barındıran ve olumsuz duygu ve tavırların bütününden kaçınan en üstün bir örneği sunar: Ali.

Ali'yi anlatmaya değil bir makale ciltlerce Kitap dahi yetmez. Ancak biz ellerimiz Ona ait yazacağımız birkaç özellik ile ışıldasın diye özelliklerinden bir iki tanesini yansıtacak bir iki örnek sunmak istiyoruz.

Yönetim tabakası için tarih boyunca ‘bal tutan parmak yalar' anlayışı hep hâkim olagelmiş ve olağan karşılanmıştır. Hatta bu onların doğal haklarından sayılmakla kalmamış toplum dahi böyle inana gelmiştir. Din de bu hakka payende yapılmış ve bu şekildeki harcamalara ‘ictihad' adı verilmiştir. Ancak Ali (a.s.) müstesna! O'nun bu noktadaki tutumuna bir örnek vereceğiz.

İmam Ali (a.s.) katibi Ubeydullah b. Ebû Râfi'e şöyle dedi -bu O'nun halka maaş verirken adaletini gösteriyor- Muhacirlerden başla. Onları çağır ve onlardan hazır bulunanların her birisine üç dinâr ver. Sonra Ensâr'ı çağır. Onlardan her birisine de böyle davran. İnsanlardan kızıl ve siyah ne kadar hazır bulunan varsa onlara da böyle davran.

Bunun üzerine Sehl b. Huneyf şöyle dedi: Ey Müminlerin Emiri! Şu dün benim kölem idi. Bugün onu azad ettim.

İmam: Sana verdiğimiz gibi Ona da ver.[1]

İktidarı elde tutmak için Makyavelistçe yaklaşımlar otoriteler için olağan birer davranış olarak görülmüştür. Bunun için toplumun bir tabakası sürekli ayrıcalıklı görülmüş ve Beytülmalden bunlara özel maaşlar tahsis edilmiştir. Bu tahsisat ve maaşı alanlar için de onların hakkıdır denilmiştir. Ama bu noktada bir istisna var ise O da Alidir.

Örnek mi?

Ali b. Yûsuf el-Medâinî şöyle rivayet etmektedir: İmam Ali'nin (a.s.) ashabından bir grup yürüyüp Onun yanına geldiler ve şöyle dediler: Ey Müminlerin Eniri! Bu malları ver, Arabın eşrafını ve Kureyş'i acemin mevalilerinden üstün kıl. Bu uygulamanı sana muhalefet etmekten ve Muâviye'ye kaçmalarından korktuğun kimseleri de kapsayacak şekilde genişlet.

İmam Ali (a.s.) cevaben onlara şöyle buyurdular: Zulümden yardım talep etmemi mi bana emrediyorsunuz. Hayır, vallahi, güneş doğup battığı gökte yıldızlar bulunduğu müddetçe asla bunu yapmayacağım. Vallahi eğer mal benim olsaydı yine de onlar arasında eşit davranırdım. Nerede kaldı ki malın onların olması halinde dahi eşit davranmayayım.[2]

Bir başka rivayette ise ‘mal ancak Allah'ın malıdır' şeklinde geçmektedir.[3]

Hangi hususa hangi sahaya el atılacak olursa olsun orada zirve bir insan olarak Ali'yi görürüz bundan dolayıdır ki Hırıstıyan Yazar Corc Cordak şöyle der:

Ne olurdu ey dünya! Tüm güç ve kudretini seferber ederek her dönemde insanlık toplumuna akıl, fikir, ruh, beyan, güç ve yiğitlik açısından Ali (a.s.) gibi bir şahsı verseydin.[4]

Bu iki örnek bize Ali'nin rüşdün zirvesi olduğunu göstermektedir.

Tarih boyunca da yukarıda sunduğumuz Hucurat Suresinin 6. Ayeti gereği rüşdün zirve bireyleri, imanın ve salih eylemin bütün hususlarını kendisinde azamî düzeyde barındıracak şahıslar Kuran'ın tanıklığıyla vardır ve bundan sonra da olacaktır.

Raşid kimselerin karşıt tarafını ise Kuranî ifadeyle ‘Ğavîn/Ğavûn' denilen sapıtmış kimseler oluşturmaktadır. Kur'an-ı Kerim bunların da kimler olduğuna açıklık getirmektedir.

Bunların karakteristik özellikleri yular ve dizginlerini Şeytanın tasallutuna vermiş, onların direktifleri çerçevesinde hayatlarına yön vermiş olmalarıdır.

“Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin yoktur. Ancak azgınlardan (el-ğavin) sana uyanlar müstesna.” (15/el-Hicr/42)

Bu uymada da insanlar farklılıklar gösterebilir. Kimisi tümel konuların bir bölümünde kimisi tümel konuların bir kaçında kimisi de tümel, tikel ve tekil konuların bütününde dizginini şeytanın eline bırakmış olabilir.

Ğavinin/sapıtanların Kitab-ı Kerim'deki ikinci özellikleri şeytana uyma, nefsin peşinden sürüklenmenin meydana getirdiği sonuç olan yeryüzüne saplanıp kalma.

Kitab-ı Kerim bunu şu şekilde dile getirir.

“Onlara (Yahudilere), kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan (mine'l-ğavin) olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler” (7/el-Araf/175-6)

Konuyu dallanıp budaklandırmak istemiyoruz. Kitab-ı Kerim Raşid bireyleri de el-ğayya batmış kimseleri de bizlere açıklamaktadır.

Önceki makalede bu türden ayetleri iki bölümden oluşan ve iki bağımsız şart ve olgunun yerine getirilmesi gerektiği şekilde bir algı ve okumayı benimsemediğimize vurgu yapmış, Allah'a imanın direkt olarak tağutu ve bütün ilahların inkârını içinde barındırdığını belirtmiştik.

Bu makalede ise kısaca bir başka noktaya vurgu yapmak istiyoruz. Allah'a iman imanın tüm diğer şartlarını, salih eylemin bütün organlarını içinde barındırmaktadır. Allah'ı birlemek ve Ona inanmak risalet ve nübüvvet kurumu ile Ahiret'e iman olgusunu içinde barındırmaktadır. Biz Ehl-i Beyt Mektebi müntesiplerinin kabul ettiği diğer iki olgu olan adalet Allah'a imanın, imamet ise risalet ve nübüvvet kurumunun dolayısıyla da marifetullahın bir uzamıdır.

Allah-u Teâlâ risalet ve nübüvvet kurumunu inkâr edenleri, Onun bir vahiy göndermediğini söyleyenleri Allah'ı hakkıyla takdir edememek olarak nitelendirmektedir. Bir Yaratıcı var ise evren ile ilişkiye geçip onlara lütfundan ve feyzinden yararlandırması aklın en tabiî sonucudur.

“Onlar: ‘Allah insanlara hiçbir şey göndermemiştir' demekle, Allah'ı gereği gibi tanıyamadılar/ve ma kadarullahe hakka kadrihi iz kaluma enzelallahu ele beşerin min şeyin” (6/el-Enam/91)

Cümlede geçen ‘iz' edatı gerekçe bildirmektedir. Bu durumda ayet Allah-u Teâlâ'nın vahy kurumunun ve nübüvvet/risalet/imamet olgusunun olmadığını veya bir süreliğine geçerli olduğunu kabul edenlerin marifetullah ile ilgili problemli bireyler olarak takdim etmektedir. Allah en iyisini bilir.

Ehl-i Beyt mektebi mensupları inanç bağları arasında bir münasebetin bulunduğunu zımnen ifade eden şu duayı sürekli okurlar.

“Allahümme errifni nefsek, fe in lem tuarrifni nefsek lem e'rif rasulek/Allahumme arrifni Resulek; fe inneke im lem tuarrifni resuleke lem a'rif Huccetek.

Allahumme arrifni huccetek; fe inneke im lem turrifni hucceteke daleltu an din”[5]

Allah'a iman ile mead arasındaki ilişkiyi de abes iş yapıp yapmamak ve hikmet ile bağlantılandırır.

“Sizi sadece boş yere (abesen) yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız” (23/el-Müminun/115)

Bu ayet-i kerime kulların Kıyamet Gününde İlahî huzura getirilmeyerek dünya hayatında yaşatılıp yok edilmesini ve sonra hayatın son bulmasını abes/boş ve anlamsız bir iş olarak nitelendirmektedir. Dolayısıyla Allah-u Teâlâ'nın fiilinin hikmete aykırı olduğu ve amaçsız olduğu suçlanması gerçekleşmektedir. İlginçtir ki her iki inkâr da Allah'ın zatı ve sıfatından daha çok O'nun fiiliyle ilgili bir suçlamadır. Ehl-i Beyt Mektebinin Yüce Yaratıcının sıfatlarını ‘zatî sıfatlar' ve ‘subûtî sıfatlar' yerine ‘zatî ve fiilî sıfatlar' olarak taksiminin haklılığı bir daha ortaya çıkmış oluyor. Dolayısıyla irfan ve marifetullah'ın kanalı Onun fiilleridir. Onun fiilleri üzerinde aşk, muhabbet ve ünsiyete dayalı bir tefekkür bize hakikatleri açacaktır.

Allame Tabâtabâî sadece inanç esaslarının değil dinin aslî olsun ferî olsun bütün öğretilerinin tevhide gelip dayandığını söyler.

O bu noktada şöyle der: Kur'ân ayetleri, bu ilâhî bilgilerin ve tartışılmaz gerçeklerin ayrıntılarını içermekle birlikte, aslında bir tek gerçeğe dayanırlar. Bu gerçek ana esastır, öbürleri bunun ayrıntılarıdır. Bu gerçek, din binasının üzerinde yükseldiği tevhit ilkesidir…. Bu öyle bir temel esastır ki, özet niteliğinde olmakla birlikte Kur'ân'daki bütün bilgilerin ve hükümlerin ayrıntıları tahlil yolu ile ona dönerler; o da terkip yolu ile tüm ayrıntılarıyla birlikte o bilgilere ve hükümlere döner.[6]

Özetle Allah'a iman veya Allah'ı birlemek inanç ve füru ilkelerinin bütününe bizi ulaştıran ve bunların tümünü içinde barındıran üs ve ana merkez konumundadır.

'Urvetü'l-vuska' ve 'infisam' sözcüklerine kısa dilsel değini  

Urve kelimesi bir şeyin tutulma yeri anlamına gelmektedir. Araplar ‘Urvetü'd-Delv/kovanın kulpu' ‘urvetü'l-kuz/bardağın kulpu' diyerek hangi sözcük için kullanılıyorsa o şeyin tutunacak şeyini ifade etmek için kullanırlar.[7]           

İmam Sadık (a.s.) da bir buyruğunda bu sözcüğü kullanarak şöyle der: İmanın en sağlam kulplarından birisi (min evsaki ure'l-imani) Allah için sevmen, Allah için buğz etmen, Allah için vermen ve Allah için engellemendir.[8]

‘Vuska' kelimesi ise evsak/en sağlam kelimesinin müennesidir. Dolayısıyla bu kelime grubu en sağlam kulpu ifade etmektedir ve ifade bir edebi sanatı yani ‘istiaretü'l-mahsusi bi'l-makul/duyu organlarıyla algılanan sözcükleri kullanarak aklen kavranılan bir olguyu anlatmaya çalışmaktır' ifade etmektedir. Kur'an-ı Kerim'de bu tür istiare ve temsiller çoktur. Aklî olgular birçok yerde o günün Araplarının bildiği güncel hayatta kullandıkları maddî duyu organlarıyla algılanan sözcüklerle ifade edilmiştir. 

‘İnfisam' sözcüğü ile bir halka veya halhalın kırılmasını ifade eden ‘fasm' sözcüğünden alınmıştır. ‘İnfisam' sözcüğü bir şeyin bağlı bulunduğu şeyden ayrılmaksızın kırılması ve yarılması anlamına gelmektedir.[9]

Örneğin ‘vecedtu fi zahri infisamen/sırtımın neredeyse yarılacağını hissettim' cümlesinde de infisam yarılma ve ayrılma anlamlarını ifade etmektedir.[10]

‘la'nfisame leha' kelime grubunun başında bulunan ‘la' sözcüğü türü olumsuzlayan bir anlamı ifade etmektedir. Yani Allah'a iman olgusu içinde yarılma namına hiçbir şey yoktur. Yarılma olmadığına göre kesilme ve kırılma evleviyetle yoktur.

Fekadistemseke bi'l-urveti'l-vuska lenfisame leha” biri olumlu diğeri olumsuz iki özellik geçiyor. El-Urvetü'l-vuska/en sağlam kulp olumlu boyutu ifade ederken ‘le'n-fisame leha/yarılmaz/kopmaz' sözcükleri ise olumsuz boyutunu ifade etmektedir.   

Buna göre ayetin bu bölümünün ifade ettiği anlam şöyle şekilleniyor: Allah'a iman olgusu, bu dinin bütün inanç ve füruunu içinde barındıran onlardan ayrılmayan ve ayrılması da hiçbir şekilde mümkün olmayan ve tutunulacak en sağlam kulpudur. Dinin her noktasında bu inanç ilkesi vardır, görürsünüz veya göremezsiniz ama her noktasında bu vardır.

Urve, habl, istimsak/tutunmak ve i'tisam 

Kur'an-ı Kerim, aziz İslam Dini ve ilkeleri için bu ayette olduğu gibi urve/kulp sözcüğünü kullanırken Al-ı İmran Suresinde ‘habl' ip kavramını kullanır. Peki, Kur'an-ı Kerim bu temsilleri neden kullanmaktadır. Rahatlıkla ‘va'tesimu bidinillahi/Allah'ın dinine sımsıkı sarılınız' diyebilirdi. Bu istiare-i temsiliyyeden elde edeceğimiz husus nedir?

Dinin ip olarak sunulmasındaki hususiyet nedir? Bu sorunun cevabı ‘habl' kelimesinin anlamının bilinmesinde yatmaktadır.

Rağıb el-Isfahanî el-H-b-l maddesinde şu bilgileri verir: İstiare yoluyla ulaşmak ve kendisiyle bir şeye ulaşılan varlık için kullanılır. Yüce Allah buyurur: “ve'tesimu bi hablillahi cemien/Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız.” O'nun ipi, kendisiyle Ona ulaşılan şeydir; Bu, Kur'ân olabilir; akıl olabilir; sımsıkı tutunup yapışılınca kişiyi O'nun gösterdiği istikamete götüren başka bir şey de olabilir.[11]

Örfen bir şeye ‘habl' denilebilmesi için bir iş için kullanılan bir ip kastedilir. Dolayısıyla kenarda bekletilen ip parçasına veya herhangi bir şeye yaramayan bir ip parçasına bu boyutuyla ‘habl' denilmez en fazla bir ip parçası anlamına gelen ‘hayt' sözcüğü kullanılır.. Rağıb el-Isfahani'nin vurgulamak istediği nokta ‘tavassul/ulaşma' boyutudur. Başa dönecek olursak ister ‘habl/ip' ister ‘urve/kulp' metaforları bir amaca binaen kullanılmaktadır. Bir kuyuya veya bir çukura düşen birisine uzatılan ip parçası o çukur ve kuyudan çıkmak için kullanıldığından dolayı ‘habl'dır. Ama o işte bir amaca binaen kullanılmayacak olursa bu ip parçası ‘hayt' olarak kalır.

Allah-u Teâlâ bizim yükselmemizi madde çukurundan manaya yücelmemizi talep etmektedir. İradeyi bu yönde kullanmamızı bize emretmektedir.

İlginç olan şu ki Kur'an-ı Kerim yücelik ve yükselme metaforunu sıklıkla kullanır. Tertemiz kelimelerin yüceleceğinden ve salih amellerin bu kelimeyi yükselteceğinden bahseder ve orada da yükselmek anlamına gelen ‘yasadu' kelimesini kullanır.

“İleyhi yasadu'l-kelimutteyıbu ve'l-amelu's-salihu yerfeuhu/O'na güzel kelimeler yükselir, onu da salih amel yükseltir.” Salih kelime her ne ise Ona yükselmektedir.

Bu bağlamda kullandığı kelimelerden birisi de ‘tealev/geliniz' sözcüğüdür.

Kur'an-ı Kerim'de aynı kökten gelen kelimeleri dışta tutacak olursak tealev kelimesi yedi yerde geçmektedir.[12] Biz bunlardan iki-üç tanesinin mealini sunalım.

“ve iza kile lehum tealev/Onlara: Gelin, Allah'ın Resulü sizin için mağfiret dilesin, denildiği zaman başlarını çevirirler ve onların, büyüklük taslayarak yüz çevirdiklerini görürsün” (63/el-Münafıkun/5)

“De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: "Şahit olun biz Müslümanlarız” (3/Al-ı İmran/64)

Beyzavî'nin dediği gibi ‘yüksek bir mekânda olanın aşağı mekânda bulunan birisine çağrısıdır.'[13]Bu sözcük de biraz farklılık vardır. İki aynı yüzey ve düzlemde bulunan birisi diğerini kendi yanına çağırdığı zaman bu kelimeyi kullanamaz. Bu kelime yüksek bir satıhta bulunup da aşağıda bulunan birisini çağırdığında kullanılabilir. Yüksek bir şahikada bulunan birisi bir vadide bulunan birisini yanıma gel diye çağırmak istediğinde bu kelimeyi kullanır. Buradan şunu rahatlıkla anlıyoruz.

  • Din ve İlahi öğretiler bizi yükseltmektedir. Bu yükselme Yüce Yaratıcıya doğru dikey bir harekettir. Yüce Yaratıcı sınırlı bir varlık olmadığından ötürü bu hareketin sürekli bir üstü vardır. Dolayısıyla Hz. Yusuf'un yüceliği babası Hz. Yakub'un yüceliğinden Hz. İsa'nın yüceliği Hz. Yusuf'un yücelik ve yüksekliğinden ve Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.a.) yücelik ve yüksekliği Hz. İsa'nın yücelik ve yüksekliğinden daha üstündür. Bu bağlamda masumiyeti -bu ifadeyi zorunlu olarak kullanacağım- reddedenlerin göz ardı ettikleri husus da tam da burasıdır. Kur'an-ı Kerim'in kimi peygamberlere yönelik kınama kokusu hitaplar ve ifadelerde o yükseklik makamının gereğini daha üstününe nazaran yapılan bir uyarıdır. Öyle anlaşılıyor ki insanın Rab Teâlâ'ya yönelik bu aşkın hareketini bu tür insanlar hep statik olarak okumaktadırlar. Hâlbuki insanın bu hareketleri dinamiktir. Süreklidir ve her zaman bir üsttekini de içinde barındırır.
  • İlahî çağrıda bulunan hangi peygamber varsa çağırdığı ilkeler ve öğretiler noktasında hangi insanı bu eyleme çağırıyorsa o insan/lardan o eylemler çerçevesinde üst konumdadır. Dolayısıyla gelin birlikte bu işi yapalım olgusundan daha ziyade siz de geliniz benim yaptığım ve yapacağım eylemi yerine getirmeye çalışınız. Hangi eylem söz konusu ise o noktada zirvede olan o çağrıyı yapan peygamberdir. Diğer insanlar ne kadar üstün olurlarsa olsunlar ancak o eylem özelinde ona yaklaşabilirler, ondan daha üstününü yapma gibi bir durum söz konusu değildir.
  • Peygamberler insanların yücelmesi için didinen ve çalışan gayretkeş insanlardır. Kendileri insanların ellerinden tutup yüceye ve şahikaya çıkarmak için çaba göstermişlerdir. Bir kişiyi kuyudan çıkarmak için kuyuya inen değil ip sarkıtarak onu yükseltmeye çalışan kişinin örneğidir.
  • Peygamber tasavvurumuz o toplumun kültürüyle yetişmiş ve toplumun bilgi düzeyiyle aynı veya biraz üst seviyede bulunan bir insan tasavvurunun ötesindedir. Kanaatimce Rasûlullah (s.a.a.) ile ümmeti arasındaki ilişki bir profesör ile ilkokul öğrencileri arasındaki ilişki gibidir. Profesör o insanların kavrayabileceği bilgi düzeylerini insanlara anlatıp da biz de o profesörün öğrettiği bilgilere bakıp da peygamberin kapasitesinin bu derece olduğunu söylemek ne derece tutarsız ve mantıksız ise bizim Rasulullah'ı bu şekilde algılamamız da o derece yanlıştır. Peygamber'in (s.a.a.) muhatabı çok ileri düzeydeki insanlar olsaydı orada peygamberin muazzam çehresini biraz daha görebilirdik.

Kur'an-ı Kerim'in, Rasulullah'ın ve Ehl-i Beyt-i Mutahhara'nın da pak ve yüce sireti budur. Kim bilir biz O yüce şahsiyetlere neler çektiriyoruz acaba!

Yukarıda verdiğimiz ikinci ayeti (Al-ı İmran/64) bu çerçevede değerlendirecek olursak şöyle deriz: İnançsal, ibadetsel, eylemsel ve ahlakî olarak yücelemezseniz eşit olan kelimeye gelemezsiniz. Dolayısıyla ‘ila kelimetin sevain' ifadesini kavrayabilmek için başta inanç olmak üzere ibadet, ahlak ve eylem sahasında sürekli yücelmek gerekiyor bu ayetin künhüne az da olsa vakıf olabilelim. Bu bağlamda Peygamberin çağrıları ilkelerin deklare edilmesinden öte bir anlam taşır.

Rasulullah'ın bir birey için bağışlanma talebi için de o şahsın biraz yücelmesi ve çaba göstermesi gerekiyor.

Galiba bundan dolayı olsa gerektir ki Molla Sadra hikmet-i mütealiye/yücelten/aşkın hikmet ifadesini kullanır.

Sekaleyn hadisi ve 'habl' 

Kur'an'ın açıklayıcısı olan Rasul de Sekaleyn hadisinde ‘habl/ip' kelimesini kullanır.

Bu hadis mütevatir olup[14] bir çok varyantı olmakla birlikte biz sadece bir varyantını alıp sunacağız.

Sımsıkı sarıldığınız müddetçe benden sonra hiç sapıtmayacağınız iki ağır emaneti aranızda bıraktım: Bunlardan birisi diğerinden daha büyüktür: Allah (azze ve celle)'nin Kitabı ki, gökten yere uzatılmış iptir (hablun memdudun mine's-semai). İtretim olan Ehl-i Beytim. Bu ikisi havuz başında bana varıncaya kadar asla birbirlerinden ayrılmayacaklardır.[15]

Kur'an-ı Kerim ve İtret-i Tahire ipine sımsıkı sarılmalıdır. Bu ip kişiyi Allah-u Teâlâ'ya ulaştırır.

Hadisteki zarif nüktelerden birisi “Ma in temessektum bihi/ona tutunduğunuz müddetçe” ve “ve len yefterika/asla ve kata birbirlerinden ayrılmayacaklardır” ifadesiyle Kitab ile İtreti aynîleştiriyor ve denkleştiriyor. Birisindeki özellik diğerinde de var demektir. Birisi hakkında hangi kanaat ve inanca sahipseniz diğeri hakkında da aynı kanaat ve inanca sahip olmak zorundasınız. Kısaca;

  • Kur'an Kıyamet gününe kadar var ise Ehl-i Beyt de Kıyamet gününe kadar var olacaktır.
  • Kur'an masum ve masun ise Ehl-i Beyt de masum ve masundur.
  • Kur'an problemleri açıklayıcı ve sorunlara çözüm getirici ise Ehl-i Beyt de sorunlara cevabın adresidir.

Kur'an-ı Kerim ve Ehl-i Beyt tek bir hakikattir. Biri lafzî iken diğeri O'nun ete kemiğe bürünen hakikatidir. Rasulullah (s.a.a.) ve Ehl-i Beyt'i kelimelere dökecek olursanız karşınıza Kitab-ı Kerim; Kitab-ı Kerim'i somutlaştıracak ve mücessem hale getirecek olursanız karşınıza Rasulullah (s.a.a.) ve Ehl-i Beyt çıkacaktır.

Başa dönecek olursak bu istiare-i temsiliye gelişi güzel kullanılmış değildir. Zımnında tağutu inkârı barındıran Allah'a imanın bir karşılığı olacaktır ki bu söz konusu emri hayatına pratize edenlerin ‘el-büşra/müjdelerin en güzeli' ve ‘hayat-ı tayyibe/pak bir hayatı yaşamak'tır. Bunlar Kitab-ı Kerim'in deyimi ile söz ve düşüncelerin en güzeline ittiba eden kimselerdir. Söz ve düşüncelerin en pak ve en berrakına uymayı yaşamı boyunca temel ilke edinenlerin varacağı nokta Tabersi'nin de belirttiği gibi hiçbir düşünsel şüphenin yerinden sökemeyeceği kökleşmiş temelleri ve dayanakları sağlam atılmış bir imana sahip olmalarıdır[16] Yahut da dünyanın istikbar ve emperyal güçleri karşısında Seyyid Hasan Nasrallah gibi şecaat sahibi hiçbir korkunun kendilerini yıldıramadığı bir azamet ve heybete sahip olmalarıdır.

Rabbim bizi Allah'ın sağlam ipine sımsıkı sarılan ve bu yolda ayrılmayan bireylerden eylesin.

 


[1] Şerh-ü Nehci'l-Belağa, c. 7, s. 37-8, Tahkik: Muhammed Ebü'l-Fazl İbrahim, Dar-ü İhyai Kütübi'l-Arabiyye, 1959

[2]Haşim Maruf el-Haseni, Siyretü'l-Eimmeti İsnâ Aşere, s. 311

[3]El-İmâm Ali Müntehe'l-Kemâlü'l-Beşerî, s. 148

[4] El-İmam Ali Savtü'l-adâleti'l-İnsâniyye, c. 1, s. 49

[5]Allahım bana kendini tanıt, eğer sen bana kendini tanıtmaz isen ben senin rasulünü tanıyamam. Allahım bana rasulünü tanıt. Eğer bana rasulünü tanıtmazsan senin hüccetini tanıyamam. Allahım bana hüccetini tanıt, eğer bana hüccetini tanıtmazsan dininde sapanlardan olurum.

[6] El-Mizan, c. 10, s. 131

[7] Lisanü'l-Arab, c. 15, s. 44, Dar-ü İhyai't-Türasi'l-Arabi 1405. 1. baskı

[8] El-Usul mine'l-Kafi, c. 2, s. 125 Babü'l-Hubbu fillah ve'l-buğzu fillah, hds no: 2

[9]Halil b. Ahmed el-Ferahidi, Kitabü'l-Ayn, c. 7, s. 138, 1409- İran

[10]İmam Mecdüdin Mübarek b. Muhammed b. el-Esir, En-Nihaye fi Ğaribi'l-Hadis, c. 3, s. 452, Müesseset-ü İsmailiyan, 1985- Qum

[11] El-Müfredat, s. 107, Thk: Muhammed Seyyid Geylani, Darü'l-Marife, Beyrut- Lübnan

[12] 3/Al-ı İmran/61, 3/Al-ı İmran/64, 3/Al-ı İmran 167, 4/en-Nisa/61, 5/el-Maide/104, 6/el-Enam/151, 63/el-Münafıkun/5

[13] Beyzavi, Kadı Nasırüddin Ebü'l-Hayr, Envarü't-Tenzil ve Esrarü't-Tevil c. 2, s. 188, Dar-ü İhyai't-Türasi'l-Arabiy, Beyrut

[14] Bu hadisin isnad ve manası ile ilgili olarak medyaşafak.net sitesinde Ayetullah Seyyid Kemâl Haydarî'den Sekaleyn hadisi dersleri (çevirisi tarafımızca yapılmış idi) yayınlandı. Bu hadis çerçevesinde akla gelebilecek neredeyse her türlü soru ve problem bu derste cevaplandırılmış durumdadır. Çalışma oldukça hacimli olup bayağı yararlıdır.

[15]El-Usul mine'l-Kafi, c. 2, s. 415; Müsned-ü Ahmed İbn Hanbel, c. 3, s. 14, 17, 26 ve 59. Bu hadisin yığınlarca tahricini yapabiliriz. Ama bu kadarının kafi olduğu kanaatindeyiz.

[16] Mecmeü'l-Beyan fi Tefsiri'l-Kur'an, c.  2, s. 161, Müessesetü'l-Alemi, Beyrut-1415

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler