78888-unnamed.jpg

Batılı ve İslam düşünürlerine göre adaletin tanımı

Adalet nedir? Ağaçlara su vermektir. Adaletsizlik nedir? Dikene su vermektir. Adalet, bir nimeti yerine koymaktır. Her su emen kökü sulamak değildir. Yani hakkı hak sahibine vermektir. Bir şeyi lâyık olmayana vermek ise adaletsizliktir. Adaletsizlik nedir? Bir şeyi konmaması gereken yere koymak. Bu hâl de sadece belâya (felakete) kaynak olur.

28 Mart 2019 Perşembe

Adaletin genel tanımı:

İNTİZAR - Adalet, haklılık ve hakka uygunluk veya hakkın gözetilmesi ve yerine getirilmesi, yasalarla sahip olunan hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması, herkese kendine uygun düşeni, kendi hakkı olanı verme, doğruluk olarak değerlendirilir. Diğer bir ibareyle adalet, toplumsal ilişkileri ve davranışları, insanların eşitliği açısından değerlendiren ve kitlelerin bilinçlenmesinde önemli rol oynayan bir ahlaki ve hukuki normlar kategorisidir. Adalet, kişinin hak ettiği şeyin ona verilmeyip ondan alınması olan zulmün karşı noktasıdır. Her ne kadar adalet düşünsel olarak aşina ve algılanması kolayca anlaşılsa da, onun kolay ve net bir şekilde tarif etmek zordur. Adalet kavramı, insanoğlunun topluluklar halinde yaşamaya başladıkları andan itibaren önemsediği başlıca değerler arasında yer almaktadır. Bu kavram ilk çağlardan bu yana birçok düşünür tarafından tartışma konusu yapılmıştır. Karmaşık tanımından dolayı, düşünürler eski çağlardan beri adalet kavramına farklı anlamlar yüklemişlerdir.(1)

 

Batılı düşünürlerinin adalet tanımı:

Eski Yunanlı düşünür Sokrates: Sokrates'e göre adalet; aslında iyiyi kötüden ayırma bilgisidir. Bunu şu şekilde açıklar, “Doğru bilgi, erdem ile eş anlamlıdır. Bilgili insan, doğru hareket eden, ihtiraslarının kölesi olmayan insandır. Bilgili insan, güçlü bir insandır. Buna göre bilgi ve erdem birbirine özdeştir ve biri ötekini tamamlar. Erdemi kazanmak için bilgiyi kazanmak şarttır. İşte bu bilgi hukuk duygusunu ortaya çıkarır. İçimizdeki ‘adalet duygusu' neyin yanlış, neyin doğru olduğunu bize gösteriyor. Bilgili ve erdemli kişi adaletli davranmayı kendine rehber şiar edinir. Böyle bir insan, aynı zamanda daha güzel bir yaşama sürer. Yani mutlu bir yaşamın kaynağı adil olmaktır.”(2)

Hakeza Sokrates, adaletin karşıtı olan adaletsizliği karşılaştırırken hangisinin daha güçlü olduğunu sorgular. O, adaletin adaletsizlikten daha güçlü olduğunu savunur. Gücüne dayanarak diğer ülkeleri kendi egemenliği altına alan ülkenin aslında haksız olduğu ve içten içe zamanla çözüleceği ve güçsüzleşeceği saptamasında bulunur.

 

Platon: “Devlet”(3) adlı eserinde adaletli bir devlet yapısının nasıl olması gerektiğini şu şekilde açıklamıştır: “Her insanın kendi yeteneğine göre, kendi hayat süresi içinde, kendi üzerine düşeni yapmasıdır". Ancak Platon adaleti, günümüzdeki adalet kavramından çok farklı olarak kullanmıştır. Platon'nun adaletli devletten kastettiği “iyi hal”dir. Burada asıl kastedilen ise, herkesin iyi halde yaşamasını sağlayacak bir yolu bulmaktır. Bu iyi halin sağlanmasını da ahlaki ve insani erdemlerle mümkün olacağını savunur. Bunun yanı sıra bu yüce erdemler, insanın ve devletin temel davranış kuralını belirler.

Devleti teşkil eden bireyler ve bireyleri temsil ve idare eden devlet, bu bütünlüğünü iyi bir hal üzere varlığını sürdürmesi, sadece kanun yoluyla mümkün görmemektedir. Devleti idare eden bireyler ahlaki erdemlere sahip olurlarsa, erdemli bir devlet, en üstün faziletleri içinde barındıran adalet tahakkuk eder. Kısacası Platon, birey ve devlette adaletin sağlanmasının en bariz yolu insan ve ahlaki erdemler bütünlüğüne bağlamaktadır.

 

Aristotales: Aristotales de hocası Platon gibi adaleti, tüm fazilet ve erdemlerin en üstünü olarak görür.

“Etik” (4) adlı kitabında “Adaletin, toplum ve devlet açısından zaruriyeti üzerinde durmuştur. Bu konuda onun savunduğu üç temel ilke vardır. Hukuk ve adalet, toplumun ve devletin temelidir. Hukuk ve adalet devletin amaçlarıdır. Hukuk ve adalet, devlet yönetiminin egemen unsurlarıdır.

Aristotales, adaleti; bireysel adalet ve kamusal adalet olmak üzere ikiye ayırır. Birincisi bireylerin bir birlerine karşı davranış biçimini belirler. İkincisi, bireyin devlete ve devletin bireye karşı vazifesini belirler. Devleti, bütün ve bireyleri de bütünü oluşturan parçalar olarak görür. Dolayısıyla devlet ve bireyler biri birlerini tamamlayan iki ana unsurdur. Devlet bireye ve bireyde devlete karşı adil olduğu oranda erdemlidir. Bu kavramlar daha sonra sıkı bir Aristocu olan Thomas von Aquin tarafından, “düzeltici adalet” ve “paylaştırıcı adalet” olarak nitelendirilmiştir. Düzeltici adaletten kastedilen şey, bireylerin biri birlerine karşı adil olmayan yanlış davranışlarını düzenler. Dağıtıcı adaletin amacı ise, kişi ile toplum ve devlet arasındaki ilişkileri düzenlemektedir. Eğer devlet bireye karşı adil olursa, bu erdemlilik yukardan aşağı bireylere sirayet eder. Aristoteles'in hareket noktasını, eşitlik kavramı oluşturduğunu görmekteyiz. Ona göre, “Herkese eşit davranmak adalet için yeterli değildir. Bir hukuk devleti güçsüzleri koruduğu ölçüde adaletli olabilir.” Elbette kişinin sadece hakları değil, ödevleri de yeteneklerine ve toplumdaki durumuna göre farklı olacaktır. Aristotales, burada çok ince bir ayrım yapar. O'na göre bireysel çabayla elde edilen zenginlik, doğuştan kazanılan asillik, bireysel kabiliyet ve özgür olup olmama açısından kısaca sosyal statü bağlamında bir eşitsizliğin ortaya çıkabileceğini bunun da bir eşitsizlik değil aslında eşitlik olduğu tespitinde bulunur. Aksini eşitsizlik olarak kabul eder.

 

İslam düşünürlerinin adalet tanımı:

Farabi: Önlü İslam filozofu Farabi;(5) adalet konusunu öncelikle ilahi adalet açısından değerlendirir.(6) İlke adil olduğundan ve evren de adalet ilkesi işlediğinden dolayı, insanda da adalet, varoluşsal ve fıtri olarak var olmalıdır. İnsanın yaratılış amacı olan saadeti kazanabilmesi için de mutlaka adalet erdemi gereklidir. İnsan fıtri olarak iyi ve adil olmayı sever ve insan, fıtratı gereği sevdiği şeyin peşinde gitmek ister. Adaletsizlik, insanın aklı gereği sevdiği yoldan gitmemesi için insan olmaktan nasibini alamamış zalimler tarafında yoluna konulmuş dikenlerdir. Adalet sever insanların yoluna her devirde diken koymak zalimlerin en eski adetlerindendir. Adaletsiz bir insan için ise adalet, onun yoluna konulmuş haksız bir dikendir. Bu algının nedeni, zalimin zihin hastalığından kaynaklanmaktadır. İnsanın yaratılış amacı olan mutluluk yolunda yürüyebilmesi için “kendine hâkim olabilen”, “kendini kontrol edebilen” adil bir insan olmaya; erdemli bir şehre ve erdemli bir yönetime ihtiyacı vardır. Bu nedenlerle adalet erdemi akıl ve iradeden oluşan insan doğası için zorunlu ve mutluluk için gerekli olan bir erdemdir.(7)

İnsanın doğası fiziki (beşeri insan) ve metafiziksel ben (ilahî insan) olmak üzere iki boyuttan oluşmaktadır. Beşeri boyutu ile insan, sadece belirlenmiş doğanın bir parçasıdır. Kendinde potansiyel olarak var olan aklı, bilfiil harekete geçirebilecek durumda ve güçte değildir. Böylece akıl bil kuvve hâlindeyken iyi-kötü, doğru-yanlış ve adil-zalim ayırımlarını (temyiz) da yapamaz.(8) Bir başka deyişle bu hâldeyken akıl seçme gücüne henüz sahip değildir. Metafiziksel ben ise akıl ve iradesini bilfiil kullanabilen insandır. O, seçme gücüne sahiptir.(9)

Saadet'in peşinde koşan, mutluluk yoluna insanı sevk eden, adaletin güçlü müdafi, işte bu ilahi erdemleri kendinde toplayan insandır. İnsanın fıtratın da adalet, hem bir bilgi ve hem de bir duygu/özlem/intikam olarak vardır. Adalet duygusu vicdan veya öç almak/intikam olarak ortaya çıkar. Adalet duygusu, insanı doğru bulmadığı eylemleri kınamaya ve hatalı/haksız davranışlara karşı misilleme/öç almaya yöneltebilir. Bu durum beşeri doğanın mutluluğa doğru yönelmesinin doğal yoludur. Ancak erdemli bir yol değildir. Vicdan, adalet fikrini; adalet fikri ahlaki erdemleri; ahlaki erdemler de hukukun temel normlarını oluşturur.

Bunun içindir ki Farabi, “en iyi”, “en faydalı”, “en güzel”, “en ideal”, olan şeylerin kazanılması için gereken alışkanlıkların eğitimini zaruri görmektedir. Bunun yanı sıra duygu ve düşünce eğitimi de bir arada olması gerekmektedir.(10)

 

İbn Miskeveyh (11): A-d-l fiilinin masdarı olan "adâlet" sapmanın ve zulmün zıddıdır.(12) Adl'ın misil, denk ve eş anlamı vardır. (13) Ayrıca adl denkliği, basiretle idrak olunanı; ıdl ise, duyularla idrak olunanı ifade eder.(14) Kur'an'da kıst ve mîzân kelimeleri de bazı nüans farklılıklarıyla da olsa adaleti ifade ederler. Kavramsal olarak anlamı, dosdoğruluğu zihinde kesinlikle yer etmiş, sabitleşmiş şeydir.(15)

İbn Miskeveyh, “adalet” kavramının lügat açısından tahlilini şöyle yapar. Yüklerde denklik (ıdl), ağırlıklarda ölçülülük (i'tidal) ve fiillerde adalet düşüncesi, hep eşitlik anlamından türetilmiştir. Aritmetik ilminde kullanılan oranların en üstünü eşitliktir. Bu nedenle eşitlik bölünmez ve türleri de yoktur. O, sırf birliği veya ona benzer bir şeyi ifade eder.(16)

İbn Miskeveyh'e göre adaletin kaynağı din olup, gücünü de ondan alır. Adaletin vasıtaları ise, Aristo'nun tabiriyle “konuşan kanun” demek olan “hakim” (yargıç) ve “sessiz kanun” demek olan “para”dır. Bütün bunların üstünde Allah'ın kanunu kapsayıcılık özelliğine sahiptir. Çünkü varlık hiyerarşisi içerisinde toplum hayatına yatkın olan insanlardır. Bu insanlar arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde önceliği ilahi hukuk anlayışı alır, her biri bir adalet vasıtası olan yargıç ve para Allah'ın yasasına uyar. Ancak toplum düzeninde siyasi adalet böyle sağlanabilir.(17)

İbn Miskeveyh, varlıkta her türlü oluş (kevn) ve bozuluşun (fesat) sebebi olan sevgi ile adalet erdemi arasında çok yakın bir ilişki kurar. Zira sevgi motivasyonu toplumsal uzlaşmayı sağlamada birlikteliğin ve sosyal dayanışmanın doğal kaynağıdır. Bu yüzden sevginin yüksek derecede egemen olduğu ortamlarda adalete ihtiyaç yoktur. Zaten sevgi başlı başına bir hükümdar olup adalet ise onun vekilidir. Böyle bir şerefli konuma fert ve toplumu yükseltme ancak Allah'ın rızasını amaçlayan vahiy kaynaklı bir dinin sağladığı güçlü inançla gerçekleşir.(18)

 

Nasîruddin Tûsî: Nasîruddin Tûsî'ye göre adalet, anlam bakımından eşitliğe, eşitlik de temel olarak birliğe bağlıdır. Birlik dikkate alınmaksızın eşitlikten, eşitlik kastedilmeksizin de adaletten bahsedilemez. Birliğe yakın olanın varlığı daha üstün olduğundan, birliğin yarattığı eşitlik de bağıntılar içerisinde en üstün bağıntıdır. Adalet, eşitlik ve birlik; bir arada düşünüldüğün de düzeni ifade ederler. Bu anlamda bir düzene sahip olan her şeyde adalet söz konusudur. Benzer bir şekilde, birlik de adaleti gerektirdiğinden, birlik arz eden her şeyde adalet söz konusudur. Bu da, var olan her şey birlik arz ediyor olduğundan, var olan her şeyde adalet olduğu, yani varlığın adalete bağlı olduğu anlamına gelir.(19)

İlk varlığın, yani Allah'ın eseri ve eylemi olan varlık ancak adâletle mümkün olduğuna göre, adâletin kaynağı Allah'tır diyebiliriz. Adâletin varlığını ve pratik hayatta tatbikini sağlayan üç unsur söz konusudur: Adâletin kaynağını teşkil eden ilâhî kanun, onun günlük hayattaki temsilcisi olan insan ve aracı / dengeleyici konumunda bulunan para. Buradan hareketle, adâletin zıttı olan zulmün ve zalimin de benzer şekilde üç unsura sahip olduğundan bahsedilebilir; ilâhî kanunun hükmüne uymayan en büyük zalim, insanî hükme uymayan orta dereceli zalim ve paranın hükmüne uymayan en küçük zalim.(20)

Adâletin insan tarafından uygulanma sahası da üç kısma ayrılır: Birincisi Allah' a karşı borçların yerine getirilmesi, ikincisi kendi cinsinden olanlara, yani insanlara karşı borçların yerine getirilmesi ve üçüncüsü de insanın atalarının borçlarının devamını sağlaması ve böylelikle başkalarının haklarının ortadan kalkmasını engellemesidir.(21)

Ahlâk-ı Nâsırî'nin bir yerinde Şeyh Tusi, Platon' un ağzından şöyle söyler: Yine, o (Platon) der ki: “Adâletin orta olması diğer erdemlerin orta olması gibi değildir. Çünkü adâletin her iki tarafı zulümdür, fakat hiçbir erdemin iki tarafı aynı erdemsizlik değildir. Zulüm hem fazla istekte hem de eksik istekte bulunmaktadır, nitekim zalim kendisi için yararlı olan şeyi fazlasıyla ister başkaları içinse az ister; zararlı olan şeyi ise kendisi için az başkaları için fazla ister. Adâlet eşitlik olduğu ve eşitliğin her iki tarafı fazlalık ve eksiklik olduğu için dolayısıyla adâletin iki tarafı zulümdür (cevr). Her erdem ‘vasat' olmak yönünden dengeyi gerektirse de adâlet bütün dengelerden daha genel ve kapsamlıdır.”(22)

Son olarak, insanların adâlet erdemini elde etme mecburiyetlerinin, sevgi şerefinin kaybedilmesinden ileri gelmektedir. Çünkü insanlar, karşılıklı ilişkilerinde (muamelât) birbirlerine sevgiyle davransalar ve birbirlerine karşı insaflı olsalar, muhalefet ortadan kalkarak düzen meydana gelir. Bu bakımdan adâlet, sevginin bittiği yerde başlar.(23)

 

Mevlana: Adalet demek, her şeyi yerli yerine koymak demektir. Ayakkabı ayağındır. Külâh da başa aittir.”(24)

Böylece, her isteyen hedefine erişir. Her şey kendine takdir ve tahsis edilen yere varır.(25)

Her şey yerinde güzel, ormanda fakat zincire vurulmuş bir aslan, kum üstünde çırpınan bir balık, mahmur bir halde ötemeyen bülbül, doğal özelliklerini kaybetmiştir.” (26)

Adalet nedir? Bir şeyi yerli yerine koymaktır. Adaletsizlik nedir? Bir şeyi layık olmadığı, kötü bir yere koymaktır.(27)

Adalet nedir? Ağaçlara su vermektir. Adaletsizlik nedir? Dikene su vermektir. Adalet, bir nimeti yerine koymaktır. Her su emen kökü sulamak değildir. Yani hakkı hak sahibine vermektir. Bir şeyi lâyık olmayana vermek ise adaletsizliktir. Adaletsizlik nedir? Bir şeyi konmaması gereken yere koymak. Bu hâl de sadece belâya (felakete) kaynak olur.(28)

Mevlana her şeyden önce devlet ve hükümetin varlık nedeni adalete bağlar. Ona göre devletler ve hükümetler, millet için, onun huzur ve refahı için vardır. O yöneticilerden, yönetilenlerin ilahî adalet için el açıp, yakarmak zorunda kalmayacakları adil bir yönetimi gerçekleştirmelerini ister.

Mevlana Mesnevi'de, hukukçuların ve yöneticilerin şiarı, adalet sembolü Süleyman Peygamberin ağzından, devlet iktidarının varlık nedenin hukukun üstünlüğünü gerçekleştirilmesi ile kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin korunması olduğunu açık bir şekilde ortaya koyar: Allah bize, devleti, iktidarı, gücü; halk bunalıp da göklere el açmasınlar, şikâyetçi olmasınlar, ağlamasınlar diye verdi.

Zulüm görenlerin, ağlayanların ahının göklere yükselmemesi, gökyüzünün, yıldızların mustarip olmaması,

Yetimlerin iniltilerinden, feryatlarından arşın titrememesi ve hiç kimsenin zulüm hastası olmaması, şiddetle gönlünün yaralanmaması için, ilahî düzen bize krallığı verdi.

Göklere bir tek Ya Rabbi! çığlığı yükselmesin diye, ülkelerinde yasayı (hukukun üstünlüğünü) tesis ettik. Ey mazlum gökyüzüne yönelme, çünkü bu geçici dünyada göksel bir kralın var!”(29)

Mevlana bir devlet başkanından bahsederken, “İhsan ve adalet bayrağını yüceltmiş, dünyadan yoksulluk ve ihtiyacı kaldırmıştı.”(30) demek suretiyle, sosyal adaletin bir ülkenin ekonomik gelişmişlik ve refahı için taşıdığı önemi ve günümüzdeki hukuk devleti ve gelişmişlik ilişkisini ortaya koymaktadır.

Başka bir yerde devlet başkanı için “Adalet denizi” tanımlaması yapar.(31) Başka vesilelerle de adaleti dağa benzetir. Adaletin tesisi için ön şart olan yargı sisteminin bağımsızlık ve tarafsızlığı için, dağın kasırgadan etkilenmemesi gibi, hakimlerin önyargılar ve kişisel çıkarların yol açacağı duygusal kasırgalardan etkilenmemesi gerekliliğini vurgular: “Saman çöpü değil; hoşgörü, sabır ve adalet dağıyım. Kasırga dağı kımıldatabilir mi?” (32)

Derleyen: Muhammed Bakır

 

------------------------------------------------------------------------------------------

1- Adalet kavramının tanımı ile ilgili tartışmalar için bkz. N.Türkbağ, A.Ünv. Felsefe, Sosyoloji, Devlet ve Hukuk, Der Yay. 1999, s.72-80.

2- Daha fazla bilgi için bkz. Adnan Güriz, Hukuk Felsefesi, A. Ü. Yayınları, Ankara,1996 s.161.

3- Platon, siyasetname tarzındaki bu eserinde ideal toplum düzeninin, adaletli bir devletin nasıl olması gerektiğini anlatmaktadır. Dünya tarihinde ilk ütopyadır. Platon'un yaşadığı dönemde Yunanistan'daki demokrasi sona ermiştir. Platon, yaşadığı devrin özelliklerinden de etkilenerek, adaletli bir devletin nasıl olması gerektiği üzerinde araştırmalar yapmıştır. Bu eserde, filozof, ideal devletin özelliklerini ortaya koymaya çalışmıştır.

4- Aristotales, Nikomakhos'a Etik, Çev:Saffet Babür, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yayınları.

5- 870-950 Türkistan'ın Farab kentinde doğduğu için “Farabi” ismiyle anılmaktadır. Avrupa'da ‘Alpharabius' olarak bilinir. İslam felsefe geleneğinde, ‘ilk öğretmen' olarak bilinen Aristoteles'ten sonra ‘İkinci Öğretmen' (el-muallimü's-sani) olarak anılır.

6- Farabi, Mutluğun Kazanılması, Çev. Ahmet Arslan, Vadi Yayınları, s.73-75

7- Farabi, El Medinet'ül Fazıla, çev. Ahmet Arslan, Kültür Bakanlığı Yayınları, s.89

8- Farabi, Mutluluk Yoluna Yöneltme Çev. Hanifi Özcan, Dokuz Eylül Ü. Yayınları, s.28.

9- Farabi, El Medinetül Fazıla, çev. Ahmet Arslan, Kültür Bakanlığı Yayınları, s.44.

10- Farabi, Mutluğun Kazanılması, Çev. Ahmet Arslan, Vadi Yayınları, s.75-79

11- Ebu Ali Ahmed b.Muhammed b.Yakub (ö.421/1030) İran'ın pekçok İslam bilgini ve filozofu yetiştiren Rey şehrinde dünyaya gelmesine rağmen doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. İbn Miskeveyh 9 Safer 421 (1030) tarihinde İsfahan'da vefat etmiştir.

12- İbn Manzur, Ebu'l-Fadl Cemaleddin Muhammed İbn Mükerrem, Lisânü'l-Arab, c.4, s.288.

13- Bkz. İbn Manzur, Lisânü'l Arab, c.4, s.289; Fîruzâbâdî, Mecduddin Muhammed b. Yakub, Kâmûsu'l-Muhît, Beyrut, 1991, c.4, s.20.

14- İbn Manzur, Lisânü'l-Arab , c.4, s.290

15- İbn Manzur, Lisânü'l-Arab, c.4, s.290

16- İbn Miskeveyh, Ahlakı Olgunlaştırma, s.103

17- İbn Miskeveyh, Ahlakı Olgunlaştırma, s.105-106

18- İbn Miskeveyh, Ahlâkı Olgunlaştırma, s.121.

19- Nasîruddin Tûsî, Ahlâk-ı Nâsırî, s-114, çev. Anar Gafarov, Zaur Şükürov

20- Nasîruddin Tûsî, Ahlâk-ı Nâsırî, s-116, çev. Anar Gafarov, Zaur Şükürov

21- Nasîruddin Tûsî, Ahlâk-ı Nâsırî, s-118, çev. Anar Gafarov, Zaur Şükürov

22- Nasîruddin Tûsî, Ahlâk-ı Nâsırî, s-124, çev. Anar Gafarov, Zaur Şükürov

23- Nasîruddin Tûsî, Ahlâk-ı Nâsırî, s-129, çev. Anar Gafarov, Zaur Şükürov

24- Şefik Can, Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercümesi, s.479

25- Mesnevi, VI/1888 (Şefik Can, s.479)

26- Şefik Can, Dîvan-ı Kebir, Seçmeler, Ötüken, İstanbul 2009, V/181

27- Mesnevi, Şefik Can, s.522, Karaismailoğlu, s. 565).

28- Mesnevi, Mortazavi, s.1153

29- Mesnevi, c-3/ 4639, Şefik Can, s.365; Mortazavi, s.818

30- Mesnevi, I/ 2245 (Caferi, s.79; Meyerovitch/ Mortazavi, s.190)

31- Mesnevi, I/ 2854 (Caferi, s.95)

32- Mesnevi, I/ 3794 (Caferi, s.118; Meyerovitch/ Mortazavi, s.283)

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler