DzqgtLEW0AAJXvx.jpg

İslam'da toplumsal adalet ve barış

İslam, toplumsal barış ve adaletin tesisi için, ırkçılığın her türlüsünü ret eder. Bütün insanların aynı anne ve babanın evlatları olduğunu belirterek ırk, dil ve renk üstünlüğünün olmadığını tespit edip, yaşadığı coğrafi bölgenin konumuna bakmaz. Kimseyi kimseden üstün ve ayrıcalıklı görmez, üstünlüğü, kişinin ne ölçüde Allah'a yakınlaştığına bakarak belirler.

30 Mart 2019 Cumartesi

İslam'da adaletin tanımı

İNTİZAR - “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.“(1)

Arapça bir kelime olan "adalet", adl kökünden türemiş olup “bir şeyi yerli yerine koymak” demektir. Adalet, zulmün karşıtı bir kelime olarak çoğunlukla "Hak" ile eş anlamlı biçimde kullanılır. Kavram olarak ise: İnsan-eşya ilişkilerini, insanların birbirleriyle olan münasebetlerini ve insanın devletle olan alakasını, Allah'ın indirdiği hükümlere göre düzenlemeye "adâlet" denir. Adalet aslında kısaca: Allah'ın emrini, emrettiği şekilde yerine getirmektir.

İnsanın yaratılışından itibaren, son peygamber olan Hz. Muhammed (s.a.a)'e kadar gönderilen tüm ilahi elçiler adaleti ayakta tutmak, hakkı insanlara tebliğ etmek için gönderilmişlerdir. Peygamberler, ilahi adaleti uygulamadan önce bireyleri ilahi düsturlar doğrultusunda eğitim ve öğretime tabi tutmuşlardır. “Allah, mü'minlere içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. Oysa daha önce açık bir sapıklık içinde idiler.”(2) Ancak nefsani ve şeytani fenalıklardan arınmış, bilgi nuruyla karanlıkları bertaraf etmiş toplumlar hak ve hakikatin mihveri, sütunu olabilirler. Yani adalet için; “ahlakın” kendisi ve bu manada da adaleti tek kelime ile de açıklayacak olursak "dürüstlük” diyebiliriz.

Diğer önemli bir husus, bu eğitim ve öğretim vazifesi öncelikle hiç şüphesiz ilahi elçilere yüklenmiştir. İlk ve en önemli vazifeleri, ahlaki değerleri yaymak olduğunu görmekteyiz. Ahlaki ve insani erdemleri kendinde cem eden biri ancak toplumda ahlaki değerleri pratize edebilir, bunu yaparken de bizatihi kendisinin örneklik teşkil etmesidir. “Ve hiç şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerindesin.” (3) Hakeza başka bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “Şüphesiz ki Allah'a, ahiret gününe iman edenlerle Allah'ı çok anan kimseler için Allah'ın elçisinde güzel bir örnek vardır.” (4) Hadisi şerifte Allah resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”(5) Kuran-ı kerimin ayetlerindeki açık beyan ile hadisi şerif uyum içerisindedir. Ayet-i kerimelerde ve hadisi şerif sarih bir ifadeyle Peygamber efendimizin örnek ve olgu kişiliğinden bahsetmektedirler. Hz. Peygamber (s.a.a)'in İslam'ı tebliğ etmekle görevlendirildiği dönem de cahiliye devri Arapları boğaz boğaza, bıçak bıçağa gelmiş durumdaydılar. Adaletsizliğin, zulmün kol gezdiği bir dönemde İslam gelmiş ve yepyeni bir toplum ortaya çıkarmıştı. Zengin-fakir, efendi-köle ayırımının yapılmadığı, adaletten asla ayrılmanın söz konusu olmadığı bir toplum oluşturmayı vaat ediyordu.

İslam'ın vaat ettiği adaletin kapsam alanı o kadar genişti ki, hayatın her alanını kapsıyordu. Savaşta adalet, barışta adalet, mal paylaşımında adalet, ölçü ve tartıda adalet, söz söylerken adalet, çalışmada ve ücrette adalet, çocuklar arasındaki sevgi ve mal paylaşımında adalet, eşimize karşı adalet, komşularımıza karşı adalet, kısaca her zaman her yerde adalet. Hatta İslam ibadette dahi adaleti tavsiye ediyor. Nefsimizin ve bedenimizin bizde hakkı olduğunu beyan ediyor. Hülasa adalet, kainatın düzeni, bir devletin bekası, ailenin ve toplumun huzuru, dünyanın saadeti, müminlerin ise ahirette huzur ve mutluluğudur.

Yeryüzünde ki gerek diğer semavi dinler ve gerekse beşer sistemlerin hiçbiri tam anlamıyla insanlığa bu ahlaki değerleri onlara talim ve terbiye edecek metin ve imkanlara sahip değildirler. İslam, kendisine inananları bu konuda Allah elçisinde cem olan güzel örneklikleri kendilerine olgu karar kılmalarını, Allah için hareket etmelerini, aralarındaki münasebetlerini Allah'ın rızasına uygun bir şekilde ayarlamalarını ve yine Allah için doğru şahitler olmasını emretmektedir. “Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan ve kendiniz, anababanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, yalnız Allah için şahitlik eden kimseler olunuz. Zira zengin de olsa, fakir de olsa, Allah ikisine de (sizden) daha yakındır. Nefsinizin arzusuna uyarak adaletten uzaklaşmayın. Eğer (şahitlik ederken) dilinizi eğer, bükerseniz veya çekinirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (6)

Bu esaslar bu dinin bütün insanlık için son din ve mükemmel bir nizam olduğunu, adaletinden, inanan ve inanmayan bütün insanların yararlanmasını garanti eden üstün bir hukuk ve yönetim biçimi olduğunu ifadeye yeterlidir. Bu adaleti gerçekleştirme görevi öncelikle Allah'ın elçisi (s.a.a)'e yüklenmiş ve daha sonra Allah ve Resulünün insanlığa önerdiği kimselere yüklenmiş bir görevdir. Beşeriyet, bu ilahi önderlerin eğitim ve öğretilerini hayatlarının her safhasında pratize ederlerse, adaletin tam manasıyla tahakkuk bulacağı kaçınılmazdır. İlahi düsturlarla eğitilmiş, bilgi ve hikmetle donatılmış bireyler, ancak Allah'tan sakınarak hak ve hukuka tam manasıyla riayet edebilir ve adalet sancağını yüceltebilirler.

Öyleyse beşeriyetin saadeti dünyada adalet ile olabilir. Adalet ise doğrudan doğruya ilahi ve nebevi metot ile olabilir. İman, kalpte ve vicdan da her daimi bir manevi bekçi bıraktığından, nefis kötülüğe meylettiği zaman, İman bunun önüne geçer ve “yasaktır” der, terk eder, sakınır. Böylelikle ahlak, iman ve vicdanın muhafaza ettiği menfaatlerle adalet yapmaya çalışır. Bir başka tabir ile ahlak için iman ve vicdani hukuk da denilebilir. Ama ne zaman ki beşeriyet bu ilahi ve nebevi metodun desturlarından uzaklaştı ve yüz çevirdi, adaletsizlik, haksızlık, zülüm, kan gözyaşı yaşadığımız yeryüzün de eksik olmadı.

Günümüzün beşeri sistemlerindeki adalete baktığımız da ise, hukuki kanunlarla sağlanmaya çalışılır. Hukuk, kanunların koruduğu menfaatler demektir. Bununla adalet yapmaya çalışır. Vicdan, ahlak ve erdemlerden yoksun toplumlara ne kadar kanun uygulanırsa uygulansın kesin bir sonuç alınamaz. Vicdan ve erdemlerden yoksun toplumlar, ahlaki çöküntü içerisine düşmekten kurtulamazlar. Bu ahlaki çöküntüye duçar olmuş toplumları kanun yoluyla dizginlemek ve baskılamak sonuçsuz kalmakla birlikte ileriki zamanlarda toplumsal infiale sebebiyet verecektir. Dolayısıyla beşeri kanunlarla beşeriyetin mutlak saadetini temin etmek imkansızdır.

Sanayi ve üretime dayalı gelişmiş ülkelere baktığımız da, az gelişmiş ülkelere nispeten adaletin daha fazla olduğunu ve toplumlarının daha müreffeh bir hayat sürdürdüklerini sanırız. Zahiren öyle görünse de realitede hiçte göründüğü gibi değildir. Bugün gelişmiş ülkeler, kendi halklarının müreffeh bir hayat sürdürmelerini sağlamak için, az gelişmiş ülkeleri sömürerek ve o ülke halklarının varlıklarını gasp etmiş ve etmektedirler. Söz de modern ve çok gelişmiş ülkelerin hangi ülkeleri sömürdüğüne bir göz atalım.

ABD: Yıllarca Vietnam, Güney Kore, Japonya, Kuzey Amerika, Alaska'yı sömürdü ve bugün ise Afganistan, Irak ve gücü yettiği her ülkeyi sömürmektedir.

İngiltere: Kuzey Batı Avrupa'nın bir kısmı, Güney ve doğu Afrika, Hindistan, Avustralya, Kanada, Papua Yeni Gine, Orta Doğu'nun bir kısmı.

Fransa: 1900'lı yıllarda Güney Çin'in bir bölümü, Vietnam, Tayland, Cezayir, Fas; Günümüz de ise Batı ve Kuzey Afrika, Madagaskar, Libya dahil olmak üzere gücü yettiği her ülkenin varlıklarını gasp etmeye devam etmektedirler.

İspanya: Orta ve güney Amerika, Portekiz: Güney Doğu Amerika; İtalya: kuzey Afrika; Hollanda: Surinam, Endonezya; Almanya veya daha doğru adıyla Nazi Almanya'sı: Güney ve Doğu Avrupa'yı; Rusya: 1900'lı yılların başlarından 1990'lı yıllara kadar Türki cumhuriyetler, Orta Asya, Balkanların bir kısmı, Moğolistan, Kuzey Karadeniz, Sibirya'yı sömürerek bugün ki zenginliğe ulaşmışlardır.

Bu emperyalist sömürgeci ülkeler, daha sonraları kapitalist sistemi devreye alarak hem kendi halklarını hem de diğer halkları sömürmeye başladılar. Ülkeler arasında uçurumları oluşturdukları gibi, halklar arasında da uçurumlar oluşturdular. Kapitalist sistem öncelikle, ahlaka bize lazım değil, çünkü ahlaklı olmak rekabeti önler ve üretim maliyetini artırır diyerek toplumdaki ahlaki değerleri yok ettiler. Ahlaki değerleri kendi maddi çıkarlar doğrultusunda yok ederek, batini hukuk, diğer bir tabirle vicdan dediğimiz içimizdeki bekçinin, zihnimizdeki hukuk ölçüsünün dengelerini bozdular. Bu gelişmiş ülkeler, toplumu maddi ve bencil çıkarlar peşinde koşan bireylere dönüştürdüler. Böylelikle yeni ihya ettikleri bu toplumla adalet terazisini alt üst etmiş oldular. Günümüz dünyasında şiddetin, intiharların, cinnet vakalarının artması, boşanmaların, uyuşturucu kullanımının, gay ve lezbiyen akımlarının Batı toplumlarında dalga dalga yayılmasının asıl sebebi zikrettiğimiz ahlaki değerlerin yok edilmesi, toplumun manevi değerlerden soyutlanması sonucu adalet ölçüsünün bozulmasından kaynaklanmaktadır.

İletişim çağında yaşadığımız bu asır da, yukarda zikrettiğimiz ahlaki çöküntüler sadece Batı toplumlarına münhasır kılarsak büyük bir yanılgı içerisine düşmüş oluruz. Böyle bir çağda toplumların birbirlerinden etkilenmesi kaçınılmazdır. Bunun yanı sıra emperyalist ve kapitalist Batı'nın kültürel tahacümlerini de göz önün de bulundurduğumuz da Müslüman toplumlarda aynı tehlikeyle karşı karşıyadırlar. Günümüzün Müslüman ülkelerindeki toplumların da, Batılı toplumlarına benzemesi her geçen gün büyük bir hızla artmaktadır. Bu kültürel tahacümler içerden ve dışardan el birliğiyle yapılmaktadır.

Bir an önce ahlaki değerler ve insani erdemler toplumda ihya edilmeli ve ilk önce ülkeyi idare eden yöneticiler, bürokratlar, müdürler yukardan aşağıya doğru bu ahlaki değerleri kendi hayatların da pratize etmelidirler. Yöneticilerle halk arasındaki mesafeler kaldırılmalı, mevki ve makam üstünlük aracı olmamalıdır. Üstünlük takva ve dürüstlük esasıyla olmalıdır. “Ey insanlar! Biz, sizi bir erkek ve dişiden yarattık ve tanışasınız diye kabile ve halklar halinde ayırdık. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız, Allah'tan en fazla sakınanınızdır. Şüphesiz Allah Alimdir ve her şeyden haberdardır ."(7) Eğer adalet, siyasetin ve siyasi fantezilerin truva atı olursa, o ülkede toplumu kemiren adam kayırma, torpil, yandaşcılık, rüşvet, fesat, haksızlık, zulüm ve kısacası ahlaki olmayan, adaletin temelini sarsan tüm kötü hasletler yukardan aşağıya toplumun tüm bireylerine sirayet etmesi kaçınılmaz olur. Ve böylelikle toplumsal infial ve ahlaki çöküntünün fitili ateşlenmiş olur.

Adalet kavramı ile ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'den bazı örnekler

İslam dinin vazgeçilmez unsurlardan olan, adalet, barış ve özgürlük kavramlarına dair bir bakış açısı olmalıdır. İslam dininin her alandaki temel kaynaklarından olan, Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde bu konuda birçok emir ve tavsiyeler niteliğinde bilgiler bulunmaktadır:

“De ki, Rabbin adaleti emretti.” (8)

“Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir millet bulunur.” (9)

“Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder.” (10)

“Allah size, mutlaka emanetleri (görev ve vazifeleri) ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (11)

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan kendini, ana – babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun.” (12)

“Eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hükmet, Allah adil olanları (Adaletle hükmedenleri) sever,” (13)

“Ey İman edenler! Allah için Hak'kı ayakta tutan, adaletle şahidlik eden kimseler olun, bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun, bu Allah korkusuna daha çok yakışan bir davranıştır. Allah'a isyandan sakının, Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” (14)

“Ey Davud, biz seni yeryüzünde halife yaptık, o halde insanlar arasında adaletle hükmet.” (15)

Bunlar ve bunlara benzer daha birçok ayet-i kerimede adalet kavramının sadece Müslüman olanlara değil hangi dinden ve inançtan olursa olsun bütün insanlara aynı değer ve ölçüde uygulanması emredilmiştir. Gerek devlet düzeyinde ve gerekse bireysel anlamda her bir fert Kur'an-ı Kerim'i tam anlamıyla anlamış ve hayatlarında uygulayanlar bu doğrultuda hareket ederler.

İslam'da adalet ve barış ilişkisi

“İki dünyanın huzuru, iki kelimenin tefsirinde gizlidir. Dostlarına iltifatta bulunman, düşmanlarınla da iyi geçinmendir.” (Sadi Şirazi)

İslam, Hz. Adam (a.s)'dan son peygamber Hatem-ul Enbiya Hz. Muhammed (s.a.a)'e kadar tüm İlahi elçilerin ortak dinidir. İslam dini, başlangıcından itibaren davetini, barış ve adalet içinde yaşama ilkesi üzerine kurarak insanlığa sunmuştur. Zira İslam sözcüğü Arapça da “se-le-me” kökünden türemiş olup “barış ve esenlik” anlamına gelmektedir. Aynı zamanda "silm" kökünden türetildiğinde ise “teslimiyet” anlamı taşır.

İslam, toplumsal barışın ön koşulu olarak adaleti görür. Barışçıl bir ortamda yaşamak için adaletin zımnında öngördüğü inanç ve düşünce özgürlüğü, kalbi inançlar ve vicdani meselelerde ikrah ve icbarın yeri yoktur. “Dinde zorlama yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır.”(16) Özgürlüğün bir başka boyutu da düşünce özgürlüğüdür. Kur'an-ı Kerim çeşitli ayetlerde insanı varlık alemi üzerinde akletmeye ve derinlemesine düşünmeye davet ediyor ve ondan aklını kullanarak fayda ve zararına olan şeyleri tanımasını, kemale doğru ilerlemek ve her türlü esaret, kötülük ve sapkınlıktan kurtulmak için adım atmasını istemiştir: “Gerçekten inanmak isteyenler için yeryüzünde de kendinizde de nice işaretler, vardır. Hâlâ (bu gerçekleri) görmeyecek misiniz?” (17)

Diğer bir mesele ortak noktalarda birleşmek, Kur'an-ı Kerim kitap ehline şöyle hitap ediyor: “De ki: 'Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda ortak (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim.' Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: 'Şahit olun, biz gerçekten Müslümanlarız.” (18) Bu ayeti kerime, kitap ehlini vahdete davet eden önemli ayetlerdendir. Asgari ortak noktalarda ittifak edilir de ve bu ittifaka riayet edilirse toplumsal barış kaçınılmazdır.

Hakeza İslam, toplumsal barış ve adaletin tesisi için, ırkçılığın her türlüsünü ret eder. Bütün insanların aynı anne ve babanın evlatları olduğunu belirterek ırk, dil ve renk üstünlüğünün olmadığını tespit edip, yaşadığı coğrafi bölgenin konumuna bakmaz. Kimseyi kimseden üstün ve ayrıcalıklı görmez, üstünlüğü, kişinin Allah'ın yasaklarından ne ölçüde uzak durduğuna, ne ölçüde Allah'a yakınlaştığına bakarak belirler. “Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz en çok takva sahibi olanınızdır. Allah bilendir, (her şeyden) haberdar olandır.”(19) Bu bağlamda Sadi Şirazi'nin şu beyti her şeyi özetliyor: “İnsanoğlu hilkatte bir bedenin azaları gibidirler. Zira yaratılıştaki özleri, mayaları birdir.

Bedenin bir yeri acırsa diğer uzuvlar da rahatsız olur bundan. Başkasının üzüntüsüne ortak olmayana insan denilir mi hiç?

Kur'an-ı Kerim de, her toplumda özellikle farklı etnik, din ve mezhep kökenlilerin birlikte yaşadığı toplumlarda, toplumsal barışın tesisinde ahlaki değerlerin öne çıktığını görmekteyiz. “Ey İman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun, bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun, bu Allah korkusuna daha çok yakışan bir davranıştır. Allah'a isyandan sakının, Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” (20) İslam dininde adalet denince din, dil, ırk, cinsiyet ve ülke farkı gözetilmeksizin insanlara, insan olarak yaratıldıkları için adaletli davranmak ve Allah'ın insana doğuştan verdiği can, mal, akıl, namus ve din gibi insan için hayati önem arz eden hakları korumak akla gelir. Adalet olmadan, bırakın farklı kökenlilerin, farklı inanç ve mezhepten olanların birlikte yaşamasını, tümüyle aynı ırk, din ve mezhepten olan, hatta örnek bireylerden oluşan toplumlardaki vatandaşların bile, barış içinde ortak bir yaşam sürdürmeleri zordur.

Özetle daha önce de zikrettiğimiz gibi, adaletsizliğin en önemli iki unsuru vardı, bunlar ahlaki erdemlerin noksanlığı ve cehalettir. İslam daha ilk başlangıcında barış ve adaletin temellerini atmış, küresel barış ve adalet yoluyla beraberce yaşamanın ortamını hazırlamıştır. İslam, tüm insanlığın dünya ve ahiret saadetini temin eden ilahi düsturlardan ibarettir. Öncelikle insanların arınarak takva sahibi olmasını emreder (eğitim), adaletsizliğin en önemli müsebbibi olan cehaletin bertaraf edilmesi için “öğrenimi” şart koşar. Bu iki özellik bir toplumda pratikleşirse, adalet ve barışın tahakkuku kaçınılmazdır.

Muhammed Bakır

 

-----------------------------------------------------------------------------------------

1- Nahl suresi, ayet-90

2- Al-i İmran suresi, ayet-164

3- Kalem suresi, ayet-4

4- Ahzâb süresi, ayet-21

5- Bihar'ul Envar, c-68, sayfa-382 (Beyrut), Muvatta, Hüsnü'l-Hulk, 8; Ahmed b. Hanbel, 2/381

6- Nisâ Suresi, Ayet-135

7- Hucurat suresi, ayet- 13

8- Araf Suresi, Ayet-29

9- Araf Suresi, Ayet-181

10- Nahl Suresi, Ayet-90

11- Nisa Suresi, Ayet-58

12- Nisa Suresi, Ayet-135

13- Maide Suresi, Ayet-42

14- Maide Suresi, Ayet-8

15- Sad Suresi, Ayet-26

16- Bakara Suresi, Ayet-256

17- Zariyât Suresi, Ayet-20

18- Al-i İmran Suresi, Ayet-64

19- Hucurat Suresi, Ayet-13

20- Maide Suresi, Ayet-8

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler