Vahdet, Tevhit ve Tefrik

Abbas Yılmaz Kadıoğlu

2757 kere okundu
12 Temmuz 2014 Cumartesi
2296-Abbas (1).jpg

Vahdet prensibi, inancımızın asli ilkelerindendir. Bizi diğer inanç bağlılarından ayıran en derin hikmet, tevhidin kalesi olan vahdet inancıdır.

İslam’ın esasının ve temel ilkelerinin vaaz edildiği en son hak kitap Kur’an-ı Kerim’de, geçmiş tevhit peygamberlerinin misalleri üzerinden yaşanmış hadiseleri vahiy etmiştir. Son Nebi ve Ehl-i Beyti, İslam toplumuna hem sözlü hem uygulamalı olarak en değerli ilkelerden vahdet ilkesini vaaz etmişlerdir.

Vahdet, tarih boyunca insanlar tarafından, çok değerli görülmesine rağmen, bazen algılama probleminden ve bazen de cehaletten en çok suiistimal edilen ilke olmuştur.

İslam’ın temel öğretilerinden uzak toplumlarda, varlık öznesinde var olan birlikte olma içgüdüsü genelde gücün ekseninde gelişmiş ve insan bu değeri göreceli hale sokmuştur. İlkel toplumlarda kabile ekseni, birlikteliklerin soya bağlı bir şekilde gelişmesine zemin hazırlamıştır. Kabilelerin güçlenmesi, boyları ve kavimleri oluşturan süreci geliştirmiştir.

Her bireyin toplum sürecine girmesinde en önemli belirleyicinin birlikte olma, aynı alanı kullanma, aynı araçlardan faydalanma gibi zorunlulukların insanın varlık alanındaki tüm eksiklikleri, çelişkileri ile birlikte var olmasını zorunlu kılmaktadır. Birlikte olma zorunluluğu insanlar açısından kaçınılmaz gerçekliktir. İlahi hikmetin bu gerçekliğe vurgusu, tevhit ilkesine bir prensip olarak vahdeti koyması, İslam toplumlarının ümmet olma iddiasının asıl temelini teşkil etmektedir. Vahdeti anlayamayan toplumlar asla ümmet olamazlar…

İslam inancı, insanlık sürecinde tüm nebiler, resuller, vasiler vahdet prensibini tevhit ilkesi olarak vaaz etmiş, vahdeti ilke olarak ortaya koymuşlardır. Vahdet ilkesinin kapsadığı toplumsal etki, bireysel olgunluğun sürecinde gelişmiştir. İslam, bireysel inkişafın ve olgunluğun hikmeti üzerine inşa ettiği felsefesini, İlah’a olan seyrinde en değerli kemal süreci olarak tanımlamış, vahdet makamına ulaşamayan bireyin, hikmetin ve tevhidin kemalatından faydalanamayacağını söylemiştir.

Bu bağlamda İlahi vahiy kitabı, Musa (a.s) ve Harun (a.s) ile İsrailoğullarının yaşadığı olayları anlatırken, vahdetin nasıl bir tevhit ekseni olduğunu göstermektedir.

Taha Sûresinde, 85. ayetten 94. ayete kadar, konunun kapsamının bir sonraki ayetlerde de bağlam kurulduğu görülmektedir.

Yüce Allah bağlamı, Musa (a.s) ve Harun’un (a.s) diyaloglarında ortaya koyuyor: “Musa, ‘ey Harun’ dedi, ’onların saptıklarını gördüğün zaman seni (onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?”

Sûrenin diğer ayetlerinde Harun’un (a.s) İsrailoğullarına yaptığı uyarılar ve tavsiyelerle bu sürecin hüccetinin tamamlandığını öğretiyordu. 90. ayet: “Andolsun, Harun onlara daha önce şöyle demişti: “Ey kavmim! Siz bununla yalnızca imtihan edildiniz. Doğrusu sizin Rabbiniz ancak Rahman’dır. Öyleyse bana uyun ve emrime itaat edin.”

Harun’un (a.s) İsrailoğularının sapkınlaşıp şirk koştuklarında, onları uyarmış, yapılan çirkinliği ve kötülüğü kınamıştı. Bu hadisenin siyakı ve sibakından anlaşılacağı üzere, İlahi öğretinin insanlar için istediği, olgulaşma sürecinde şirkten uzaklaşmak ve daha da önemlisi bugünün deyimi ile empati kuran, eleştirilere açık, paylaşabilen bir toplum oluşturup, birlikteliğin de hikmetiyle onları tevhide ulaştırmaktır.

Harun’un (a.s) İlahi hikmet kaynaklı uyarılarını yaptığı topluluk, Firavun’un zalim ordularının elinden asası ile Nil nehrini ikiye bölerek kurtarma mucizesini yaşamış olan İsrailoğullarının ta kendisidir. Onlar Musa’nın (a.s) yanında kalan topluluktu. Musa’nın (a.s) Tur-i Sina vadisinde Allah’ın emrine gidip İsrailoğullarından kırk gün uzaklaşmanın sonunda toplumun şirke yönelmesi ve akabinde Musa’nın (a.s) kardeşine “niye müdahale etmedin” hitabına Harun’un (a.s) cevabı, konuyu açıklamaktadır: “Harun: “Ey anam oğlu! Saçımı sakalımı çekme. Şüphesiz ben, İsrailoğullarının arasını açtın, sözüme uymadın demenden korktum” dedi.”
 

Kitab-ı Kerim’deki, Musa (a.s) ile Harun’un (a.s) İsrailoğullarıyla aralarında geçen bu olaydan, tevhidin en büyük gerekçesinin vahdet olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bir toplum şirke yönelse de o toplumu şirkten alıkoymak adına şiddet uygulanamaz. İradi tercihler karşısında ancak hakkın ve sabrın tavsiyesi yapılır ve tebliğin (iknanın) dışında hiçbir yöntem meşru olmayacaktır. Toplumların arasının açılması, birbirilerine düşmeleri kaos, kargaşa, güvensizlik ve her türlü ayrılık riskinde, İlahi öğretinin öncelediği tevhidî ilke vahdetin korunması olmuştur. Tevhidin bu yüce değeri ortadayken, vahdetin korunması için şirke müdahalenin oranı, toplumun vahdetinin korunması öncülünde kurulmuştur. Eğer toplumların şirkine müdahale, toplumu ayrıştırarak kaos ve güvensizlik oluşturacaksa, müdahale geciktirilebilmektedir.

Modern zamanların en büyük ve yıkıcı problemi, tevhit algısında ortaya koyulan kaostur. İslam toplumu, bu kaosta hem değerlerini hem de varoluş kimliğini yitirmektedir. İslam toplumu, İslam’ın özgürlükçü düşünce biçiminden koparak baskıcı, yıkıcı, tekfirci, tefrikçi, ayrılıkçı düşünce zindanında yok olmaya doğru gitmektedir. Kullandığımız dil, kavram ve kültür, ayrılıkçı, kampçı ve vahdeti yıkıcı biçimdedir. Tevhidin kalesi yıkılınca İslam’ın tüm değerleri açıkta kalmıştır. Şeytan ve Batı, vahdetsiz ve tevhitsiz toplumlara saldırmaya devam edecektir.

Bu kaostan ancak, ilahi hikmetin rahmet eli olan Resul ve Eimme’nin öğretisinin yolunda olan Veliyi Fakih’in, tevhidin kalesini inşa eden büyük siyaseti ile kurtulabiliriz. İslam’a rücû etmeli ve Eimme’nin öğretisindeki İslam’a sığınarak direniş ekseninde toplumsal tekâmülümüze yönelmeliyiz.

Unutmayalım; Vahdet, tevhidin kalesidir.                                      

Öne Çıkan Haberler