İNSAN VE DİN

Hazım Koral

1113 kere okundu
16 Haziran 2015 Salı
215973_140028932731896_1451794_n.jpg

Bismillahirrahmanirrahim

                   İnsanlık tarihini sağlıklı bir zeminde tetkik ettiğimizde, münferid bir vaka olark ateistleri istisna tutarsak hiçbir topluluğun dinsiz olmadığına tanık oluruz. Zaten kutsal kitaplar da bizlere insanlık tarihinin dinle birlikte başladığını, ilk insan olan Âdem babamızın aynı zamanda bir peygamber olduğunu haber vermektedir. Zaman ve süreç içerisinde tevhidî değerlerden inhiraflar yaşanmış olsada insanların tümden din olgusuna sırt döndüklerine şahid değiliz.

                 Elbette ki, elçilerin tebliğ ettiği ilâhî dinlerin özünden sapmalar başlayınca bu dinlerin ortaya koydukları ahlâk anlayışlarından da uzaklaşmalar ve yozluklar baş göstermiştir. Yani kısaca ifade edecek olursak insanlar tek tanrı inancından uzaklaşıp kendi elleriyle yonttukları putlara tapmaya başlayınca yerleşik ahlâkî kurallarda dejenere olmaya başlamış ve insanların mantaliteleri, hayata ve olaylara bakış açıları değişmiş.

                Böylesi toplumlarda egoizm, menfaatçılık, başkalarının hakkına tecavüz, çıkar ilişkileri ve şiddet birer yaşam biçimine dönüşmektedir. Yani bu menfî ögeler toplumsal hayatta ve hatta aile yapılarında belirleyici unsura dönüşmüş olmaktadır. Kardeşlik ilişkilerinde bile menfaat ön plâna çıkabilmektedir...

                 Bütün ilâhî dinler insanlık âlemine yaradılış gayelerini hatırlatıp, insan topluluklarını iyiye, doğruya güzele kısacası yüce erdemlere ve ileri bir medeniyete sevk etmek için inzâl olmuşlardır. İyi insanî ilişkiler, paylaşım, dayanışma ve hoşgörü olguları söz konusu yüce erdemlerin en temel prensiplerindendir. Ancak yozlaşmalar ve tevhidî değerlerden uzaklaşma baş gösterdiğinde din olgusunun bozulup tahrif olması da kaçınılmaz olmuştur.

                  Bu konuda Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Bir toplum, kendi özlerinde bulunan güzel ahlâk ve huyu değiştirip bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez." (Rad: 11)

              İster bireysel ve ailevî yaşamımızda olsun, ister toplumsal düzenimizin tanziminde olsun, İslâm dini insanoğluna hukukî ve ahlâkî kurallar önermektedir. Ve bu kurallar evrensel ve zamanüstü özelliği ile bütün dünya insanlığına şamildir. Zira İslâm dini bütün insanlık âlemi için gönderilmiş kemâl ve yetkin bir dindir. Yüce Rabbimiz bu dini inzâl etmekle diğer dinleri ilga etmiş bulunmaktadır. Bu hakikat Âl-i İmrân suresi 19'ncu âyetinde şöyle dile getirilmektedir: "Allah nezdinde hak din İslâm'dır..."

               Bir başka âyette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de hüsrana uğrayanlardandır." (Âl-i İmrân: 85)

               Bu dini kısaca izah edecek olursak; insanın nereden geldiğini, nereye gideceğini, hayatı, hayatın sahibini, hayatı anlamlı kılan değerleri tanıtan ve insanın yeryüzündeki varlık misyonunu bildiren ilâhî hakikatler bütünüdür. Bir başka ifadeyle insanın yaradılış gayesi, dünyadaki misyonu tüm kâinatın yaratıcısı ve Rabbi olan Yüce Allah'a kulluk etmektir. Bu gerçeği Rabbimiz şöyle beyân ediyor: "Ben, cinleri ve insanları başka bir amaçla değil ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât: 56)

                Elbette ki, her Müslüman buna böyle inanmaktadır. Ancak imânın temel ilkelerini, imân-âmel bütünlüğünü ve muhtevâ olarak kulluk ödevinin neler olduğunu ne yazık ki günümüz Müslümanlarının pek çoğu bilmemekte veya eksik bilmektedir. Bu cihetle, bugün kendilerini İslâm'a isnad eden insanların büyük ekseriyeti ilâhî hakikatlerden uzak bir hayat yaşamaktadır. Bu acı gerçek Kur'ân-ı Kerim şöyle dile getirmektedir:

              "O gün (mahşer günü) Peygamber der ki: 'Ey Rabbim, bu kavmim Kur'ân'ı mahcûr (terk edilmiş) bıraktı." (Furkan: 30)

                Kur'ân'ın terk edilmesi, İslâm'ın hayat bahşeden nimetlerinden ve güzelliklerinden mahrumiyeti de beraberinde getirmiş bulunmaktadır. Nitekim bu mahrumiyet günümüz İslâm ümmetini bilgi ve üretim toplumu değil, Batı teknolojisine muhtaç, geri kalmış, ekonomik ve daha pekçok sosyal sorunlarla boğuşan ve hatta paralel gruplar hâlinde birbirleriyle çatışan topluluklara dönüştürmüştür. Yüce Allah buyuruyor ki:

                     "Benim zikrimden yüz çevirenlere yeryüzünde istikrarsız bir geçim vardır." (Tâ-Hâ: 124)

                     Bir kısım insanlar var ki dinî değerlerden ve ilâhî rehberlerden uzak bir hayat yaşamalarına rağmen, zaman zaman İslâm dinine ait bir takım edim ve ibadetleri pratize ederek dine göre bir hayat yaşadıklarını zannetmektedirler. Bir başka ifadeyle, Kur'ân hükümlerinin nefislerine hoş ve kolay olanlarını alıp, zor olanlarını gözardı etmekle ikircikli tutum sergilemektedirler. Bu konu da da Rabbimiz şöyle bir uyarıda bulunmaktadır:

                     "...Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir." (Bakara: 85)

                 Âyette de görüldüğü gibi, Rabbimiz bizleri uyarıp bir bütün olarak din hükümlerine ve ilâhî rehberlere sarılmamızı emretmektedir. Birçok insan dinî kurallara göre bir hayat yaşamak hususunda eringenlik yapmakta ve sosyal sorunları mazeret olarak öne sürebilmektedir. Oysa Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

                    "Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez." (Bakara: 286)

                 Bir başka âyette ise şöyle buyrulmaktadır:

                    "...Allah dinde size bir zorluk yüklememiştir..." (Hac: 78)

                Şu hâlde Müslümanlar olarak içerisinde bulunduğumuz olumsuz koşullara rağmen, bir takım insanların eringence veya cüretkârca Allah Teâlâ'ya isyan hâlinde bir hayat yaşamalarına rağmen bizler Rabbimize itaat etmenin ahlâksal mükemmellik olduğunu bilip sırat-ı mustakim üzere sabit ber kadem vaziyette yolumuza devam etmeliyiz. Biz Müslümanlar olarak Yüce Allah'a tevekkül ederek azim ve kararlılıkla, bizi biz yapan öz değerlerimize, aydınlık geleceğimizin teminatı olan asil İslâm'a yönelmeliyiz...

                Şunu unutmayalım ki, biz bütün söz ve fiillerimizden, bütün yapıp ettiklerimizden ve yapıp etmekle mükellef olduğumuz halde yapmayıp terk ettiklerimizden hesaba çekileceğiz. Şu halde söz ve fiillerimizde İslâm'ı ne kadar ve hangi boyutlarda referans alıyoruz buna bakmalıyız...

                 Şu bir hakikat ki, İslâm hayat bahşeden değerleriyle şaşmaz bir olgudur. İslâm, dünyada pratize edilmek için inzâl olmuştur. İslâm, insana yön, şekil ve renk vermek için vardır. Kur'ânî ifadeyle buna "sibgatullah" denir... Bir başka ifadeyle İslâm dini, ilâhî kurallar manzumesi olarak bir yaşam biçimidir, İslâm aynı zamanda toplumsal düzenin tanzimi için bir hukuk sistemidir. İslâm evrensel ve zaman üstü bir dindir. İslâm bütün dünya insanlığına kardeş olmayı ve barış içerisinde yaşamayı önermektedir. Bu evrensel çağrı tüm zaman ve tüm mekânlara şamildir. Bu çağrı kıyamete kadar bakidir.

              Zira bu muazzez din Allah Teâlâ'nın teminatındadır ve kıyamete kadar bakidir. Rabbimiz buyuruyor ki: "Kur'ân'ı kesinlikle biz indirdik; elbette yine onu biz koruyacağız." (Hicr: 9)

                 Hiç kuşkusuz, Kur'ân sadece metin olarak değil, muhtevâ ve tefsir olarak da muhafaza edilmiş ve edilmektedir. Bu muhafaza, dinin ikinci rüknü olan Sahih Sünnet için de geçerlidir. Bu konuda Sevgili Peygamberimiz (s.a.a)  şöyle buyurmaktadır: "Benden sonra dalâlete düşmeyesiniz diye size iki emanet bırakıyorum. Bunlara sarıldığınız süre yanlış yollara sapmazsınız. Bunlardan ilki Allah'ın kitabı Kur'ân, ikincisi Kur'ân ile Sünnet'imin muhafızı ve müfessiri olan Ehl-i Beyt'imdir."

                 Bu hadisten net bir şekilde anlaşılan o ki, muazzez İslâm dini Ehl-i Beyt imâmlarının teminatındadır... İslâm'ın kayyumu ve muhafızı Ehl-i Beyt imâmları olduğuna göre din onlardan öğrenilmelidir. Onlar bu ümmetin öğretmenleridirler. Onları rehber edinmemiz üzerimizde bir vecibedir. Nitekim Allah Teâlâ, onlara olan itaatin farziyetini şöyle ifade etmektedir:

               "İşte Allah'ın imân eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği nimet budur. De ki: 'Ben bu tebliğime karşlık sizden bir ücret istemiyorum. Ancak Ehl-i Beyt'ime meveddet göstermenizi istiyorum." (Şûrâ: 23)

                Âyette geçen "meveddet" kelimesi Arapça sevgi, ihtirâm ve velâyet, yani hukukî ve siyasî rehberlik anlamlarına gelmektedir; ancak bütün bunlarla birlikte âyette geçen "meveddet" kavramı ağırlıklı olarak "sevgi" sözcüğü ile ifade edilmektedir. Zira İslâm dini her şeyden önce sevgi temeline dayalıdır. Sevgi olmazsa diğer saydıklarımızın hiçbiri olmaz. Bir başka ifadeyle, sevgi olgusu ile dile getirilen söz konusu hukukî anlamdaki itaat Ehl-i Beyt'e tahsis edilmiştir; ancak "sevgi" bütün ümmete şamildir, yani bu ilâhî emir çok geniş bir yelpazede karşımıza çıkmaktadır. Bu olguya ilişkin Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: "İmân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe imân etmiş olamazsınız." Ümmetin birliği, dirliği ve insicamı "sevgi" ile mümkündür. Demek oluyor ki, dinin en temel rüknü sevgidir. Yine sevgi ve itaat bağlamında Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "(Resûlüm!) De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana itaat ediniz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir." (Al-i İmrân:31)

      Ancak ne yazık ki, bugün İslâm ümmetinin büyük ekseriyeti sevgi yitimi yaşamaktadır. Sevgi yitimi ise Yüce Yaratıcı'ya asi olmanın göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Allah Teâlâ'nın kelâmı olan Kur'ân-ı Kerim, genel olarak haddi aşan toplulukların isyanlarına karşılık ilâhî azaba dûçâr olduklarını bizlere haber vermektedir. Örneğin Nuh (a.s), Semud, Lût (a.s) ve Firavun kavimlerinin helâk edilişleri...

                 Hemen şunu da belirtmiş olalım ki, Allah Teâlâ, uyarıcılar göndermesine rağmen isyanlarına ve gayr-i ahlâkî yaşamlarına devam ettiklerinden dolayı helâk ettiği kavimler için: "Doğrusu zulmedenler bilgisizce kendi hevâlarına uydular." (Rum: 29) "Biz onlara zulmetmedik. Onlar kendi kendilerine zulmettiler." (Âl-i İmrân:117) diyerek kendisinin bir gazap tanrısı olmadığını da ibraz etmekteydi. Evet, Allah Teâlâ, "şedidü'l ikab" ve "azizü'n intikam"dır. Yani bütün uyarı ve ikazlara rağmen, son raddeden sonra hükümlerini çiğneyenleri cezalandırıp intikam almaktadır. Ancak az önce belirttiğimiz gibi insanların nefislerine zulmetmelerinden kaynaklanan bir durum bu...

               Biz Kur'ânî bir perspektifle Allah Teâlâ'nın vasıflarını tetkik ettiğimizde şefkat ve merhametin tezahürü olan "rahman" ve "rahim" (esirgeyen ve bağışlayan) sıfatlarının ön plâna çıktığını görmekteyiz. Nitekim her hayırlı işe başladığımızda dile getirmiş olduğumuz besmelede de bu ilâhî sıfatları görmekteyiz. Bu nedenle şunu diyebiliriz ki, affı ve mağfireti bol olan Rabbimiz dinlerini tahrif eden ve böylece haddi aşan kavimlere kendilerini ve gidişatlarını düzeltsinler diye tekrar tekrar elçiler göndermiştir. 

                  En son dünyayı saran  yozluklar karşısında esirgemesi ve bağışı bol olan Rabbimiz, kötülüklerin ve cehaletin merkezi olan Arap Yarımadası'nda bir elçi görevlendirip tüm dünya insanlığına hüccetini tamamlamış bulunmaktadır. Öyle ki, Allah Teâlâ daha önceki elçilerini belirli kavimlere göndermekteydi. Onların tebliği yani hedef kitlesi sınırlıydı. Anti parantez şu hakikati de belirtmiş olalım ki, hiçbir ümmet yoktur ki, Allah Teâlâ onlara bir uyarıcı göndermemiş olsun. (Nahl: 36))

                Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) "hatemu'l enbiya" (son elçi) olması hasebiyle kıyamete kadar gelecek olan bütün yeryüzü insanlığına gönderilmiştir. "Muhammed, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur.." (Ahzâb: 40) "Biz seni ancak bütün insanlara bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.." (Sebe: 28) Bir başka âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) hakkında, "Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ" 107) diye buyurmaktadır.

                Demek oluyor ki, Allah Resûlü (s.a.a), dini hükümlere göre bir hayat yaşaması ve kamusal alana tekâbül eden İslâm hukukunu pratize ederek örnek teşkil etmesi Müslümanlar için rahmet vesilesi olmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ Sevgili Peygamberimiz ( s.a.a) hakkında, "Andolsun ki, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resulü'nde usvetun hasene (güzel bir örnek) vardır." (Ahzâb: 21)

                    Şu halde Peygamber ve Ehl-i Beyt ahlâkı ile ahlâklanmış bir mü'min şöyle demelidir: "İnsanların cüretkârca itaatsizliğine rağmen doğruluk ahlâksal mükemmelliktir." Yani bir mü'min kişiyi olumsuz koşullar etkilememelidir. O değerlerinden ödün vermeden İslâm'ın yüce erdem ve faziletlerini kuşanarak sabit ber kadem bir şekilde hayat yoluna devam etmelidir. Çünkü o bilmektedir ki, dünyada iken bütün söz ve fiillerinden, bütün yapıp ettiklerinden ve yapıp etmekle mükellef oldukları halde yapmayıp terk ettiklerinden hesaba çekilecektir.

                     Şu halde mü'min kişi yeryüzündeki konumunu, yaradılış gayesini göz önünde bulundurarak barış elçisi misyonuyla ve diğer mükellefiyetlerinin bilinciyle hayatını idame ettirmelidir.

                        

Öne Çıkan Haberler