MÜSLÜMANLAR MEZHEPTE DEĞİL DİNDE KARDEŞTİR

Hazım Koral

1741 kere okundu
22 Eylül 2015 Salı
215973_140028932731896_1451794_n.jpg

Müslümanları birbirinden ayıran ve birbirine karşı ötekileştiren hangi saiktir diye soracak olursak tek kelime ile, “cehalettir” deriz. Zira aynı akideye sahip olmamıza rağmen sadece ve sadece ictihadî ve fıkhî meselelerden dolayı Müslümanların birbirinden uzaklaşması, birbirlerine bigâne kalması ve hatta birbirlerine husumet beslemesi tek kelime ile kara bir cehalet örneğidir.

Aslında çözüm çok basit: Biz özde bir olmalıyız. Şu mısralar ne güzel söylenmiş: “Gelin canlar bir olalım, iri olalım, diri olalım.” Özde bir olmak budur, farklı görüşler ise teferruattır… “Mer’i olan nassda içtihada mesağ yoktur” akidevî ilkeden hareketle ferî olan meseleler asla ayrışma vesilesi olarak görülmemelidir. Ve nass bizim için belirleyicidir. Bütün Müslümanların ortak referansı Kûr’ân-ı Kerim, Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) Sahih Sünnet’i ve Ehl-i Beyt imamlarımızın beyanatlarıdır. Şiî’si, Sünnî’si ve Alevî’si ile bunda hem fikiriz. Buna hiçbir Müslümanın itirazı olamaz. Bizim kaynağımız, bizim deryamız budur. Peki bu ayrışmalar, bu mesafeler neden? Bunun izahını şu veciz darb-ı meselde görüyoruz: “Ol mahiler ki derya içredirler, deryayı bilmezler.”

Buradan hareketle yine karşımıza “bilmemek” ve “cehalet” çıkmaktadır. Müslümanlar ise bilmek ve fark etmek zorundadır. Cehalet ise ilimle giderilir. Öncelikli olarak bilmemiz gereken dinin ana ekseni “nass”dır. Şu hâlde nassın dışında olan içtihadlar ikinci şahıslar için mutlak anlamda bağlayıcı değildir. Bu bir tercih işidir ve kimseye dayatılamaz. (Hukuka ilişkin hususlar konumuzun dışındadır.) Şu hâlde Müslümanlar nass çerçevesinde kardeştir. Bir takım insanlar ve cemaatler ise içtihadların sınırlarını belirlediği alanda birbirlerini kardeş addetmektedirler. Diğer içtihad gruplarını ise kendilerine muarız olarak görebilmektedirler. Ayrışma ve kırılma noktasının bu olduğu kanaatindeyiz.

Adı üzerinde “içtihad”. Yani çıkarsama, yani yorum. Bu yorum ister bir müçtehide ait olsun, ister bir şahsa sonuçta tercih işidir.

Bu ayırımı çok iyi bilmemiz gerekmektedir. Ayet üzerinden somut bir örnek vermiş olalım:

Hiç şüphesiz din, Allah’ın katında İslâm’dır.” (Al-i İmrân:19)

İşte bu dinin özü nassa tekabül etmektedir. Zira ayetin devamında şu gerçeğe temas ediliyor: “Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ‘kıskançlık ve hakka başkaldırma’ (bağy) yüzünden ayrılığa düştüler.”

Bir yönüyle bu ihtilaflar ayetler üzerinde yorum ve içtihatlardan kaynaklanmaktadır. Kûr’ân eğer amacına uygun tevil edilmezse sapma meydana gelir. Zira söz konusu ayet tevile uygun olarak inzal olmamışsa sapma kaçınılmazdır. Bu işi Bel’âm sıfatlı din tacirleri çokça yapmıştır ve hâlâ da yapmaktadır. Ki bu aynı zamanda ayetleri inkâr anlamına da gelmektedir. Söz konusu ettiğimiz ayet şöyle devam ediyor:

 “Kim Allah'ın ayetlerini inkâr ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hesabı pek çabuk görendir.”

İşte biz Müslümanlar bu gerçeklikten yola çıkarak din kardeşliğimizi belirleyen nassa ilişkin yöne bakmalıyız. Bizim kardeşliğimizi nass ve nassın sınırları belirlemektedir. Yani içtihat değil. Şu halde içtihatlarla oluşturulmuş kurum ve yapılar birer tabu olarak, birer üst kimlik olarak görülmemelidir. Bu hataya ne yazık ki düşülmektedir. Kardeşlik ilişkilerinin nass değil ekoller belirlemektedir. İnsanlar aidiyetlerini bu minval üzere tanımlamaktadır ve bununla övünmektedirler. Oysa Rabbimiz şöyle bir uyarıda bulunmaktadır:

 “İnsanlar din konusunda ihtilafa düşüp gruplara ayrıldılar her fırka kendi yandaşlarıyla övünmektedir.” (Muminun:53)

 Ve yine Rabbimiz uyarıyor:

“Dinlerini parçalayıp gruplaşanlardan olmayın.” (Rum:32)

“Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiç bir şekilde onlardan değilsin. Onların işi ancak Allah'adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir.” (En’âm:159)

Ayetlerden çok açık bir şekilde anlaşılan o ki; nassın dışında olan meşrep ve mezhep taassubu kişiyi dalalete götürmektedir. Din kişinin meşrebinden ve bağlı olduğu ekolden müteşekkil değildir. Dinin aslı nassdır. Baştan beri bunu ifade etmeye çalışıyoruz. İnsanlar bağlı bulundukları mezhep üzerinden değil, ait oldukları din üzerinden kendilerini tanımlamalı. Bu olursa niza olmaz, husumet olmaz. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a),”İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız” derken mezhep olgusuna vurgu yapmıyor, iman kardeşliğinden söz ediyor. İman ilkeleri üç ana unsurdan müteşekkildir: Tevhid, nübüvvet ve mead. Bu üç ilkeye iman eden dinde kardeştir.

Başlığımızda da belirttiğimiz gibi aynı dinin mensubu olabilmek için bu üç temel ilkeye iman etmek yeterli olmaktadır. Edim ve ibadetler kişilerin tercihine kalmış bir durumdur. Sonucu da yine kişinin kendisini bağlar. Kimse kimseye dinini ve meşrebini dayatamaz. “Dinde zorlama yok.” (Bakara:256) ilkesi burada da geçerlidir. (Toplumun riayet etmesi gereken hukuk kuralları bunu dışındadır.) Müslümanlar bireysel ilişkilerinde bu hususlara hassasiyetle dikkat etmeliler. Siz karşınızdaki insanı farklı içtihadî görüşünden dolayı dalalet ehli görürseniz onun hidayeti için çabalarsınız. O da sizi hidayete muhtaç biri olarak görür ve karşılıklı münakaşalar devreye girer. Bu kısır döngü ne yazık ki, Müslümanlar arası sürüp gitmektedir. Oysa bu konuda da uyarı ayeti çok açık ve nettir:

 “Kullarım o kimselerdir ki, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.” (Zümer:18)

Ayrıca Müslüman birey seviyesiz bir sataşmaya maruz kaldığında olaya yine hoşgörü ile yaklaşır:

 “Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (geçer)ler.” (Furkan:63)

Alçak gönüllü olmak bunu gerektirmektedir. Bunlar erdemli insanlara mahsus davranış kalıplarıdır. Bu vasıflar her Müslümanda bulunmalıdır. Agresifçe bir tutum içerisinde düşüncenin ve fıkhî farklılıkların dayatılması asla İslâmî bir tavır değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi trafik kurallarına riayet nasıl gerekli ve zorunlu ise İslâm’ın hukuk kurallarına da uymak farzdır. Ancak öylesine fıkhî kurallar var ki, bu bireysel tercihe ilişkindir ve kimseye dayatılamaz. Asıl olan dindeki kardeşliğimizin bilincinde olmaktır. Farklı içtihadlar bizi ümmet kardeşliği bilincinden asla uzaklaştırmamalı. Biz Müslümanlar olarak mezhep ve meşrepte değil dinde kardeşiz.

 

 

 

 

 

Öne Çıkan Haberler