Adalet mülkün temelidir

Hazım Koral

843 kere okundu
22 Ekim 2015 Perşembe
215973_140028932731896_1451794_n.jpg

Adalet kavramını terminolojik olarak ve en yalın haliyle ifade edecek olursak: “Bir şeyin yerli yerinde olmasına adalet denir.” Biz bu gerçeği eşyanın tabiatında da görmekteyiz. Yüce Rabbimiz kâinatta yaratmış olduğu her şeyi bir denge üzerine oturtmuştur. Kur’ânî lafızla buna “Sünnetullah” denilmektedir. İster makro kosmos âlemi gözlemleyelim, ister mikro âleme pür dikkat atfı nazar edelim bir çelişki, bir tenakuz görmemiz mümkün değildir. Nitekim Yüce Rabbimiz Kûr’ân-ı Kerim’de bu hususa dikkatimizi çekmektedir. Ayrıca şunu da belirtmiş olalım ki, Yunanlılar evreni “kusursuz, güzel, düzenli ve mükemmel” olarak betimledikleri için, bu anlamlara gelen “kosmos” sözcüğünü kullanmaktadırlar.

 “O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.” (Mülk:3-4)

Bir başka ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:

“(Bu,) Allah'ın öteden beri sürüp giden sünnetidir. Sen Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın.” (Fetih:23)

Bu ve benzeri olan Fatır: 43, Ahzâb:62’nci ayetlerde Allah Teâlâ’nın insan topluluklarının yaşam ve yönetim biçimlerine ilişkin ontolojik yasaların ihlâlinden dolayı (kaçınılmaz sebep-sonuç ilişkisi olarak) beraberinde gelen müeyyidelerden söz edilmektedir. Kısacası adalet ilkesini ihlâl eden birey ve toplulukların akıbeti hiç de iyi olmamaktadır.

Bu nedenle diyeceğimiz o ki; adalet İslâm’ın en temel prensiplerindendir. Hatta olmazsa olmazıdır. Şöyle ki, yaradılış gayemiz Allah Teâlâ’ya kulluk etmek. (Zariyat:56) Ancak Yüce Rabbimize kulluk sunulurken insanî ilişkilerde ve kamusal alanda dikkat edilmesi gereken en önemli husus adalet ilkesine riayettir. Zira adalet ilkesi insanoğlunun yeryüzündeki varoluş misyonunun ana eksenini oluşturmaktadır. Yani Allah’a kulluğun ana mihveri adalettir. Bu nedenle İmâm Ali’nin (a.s) buyurduğu gibi; “Adalet mülkün temelidir.”

“Andolsun, Biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik…” (Hadid:25)  

Ayetten de anlaşıldığı üzere kitabın ve mizanın inzal nedeni adaletin tahakkukuna mebnidir. Yüce Rabbimiz bizden sadece bireysel olarak adil davranışlar sergilememizi değil, kamusal alana da adaleti kaim kılmamızı emretmektedir. Adaletin ayakta tutulması toplumsal hayatımızda her şeyin yerli yerinde olmasın bağlıdır. İslâm sosyal bir dindir ve toplumsal hayata adaletin hâkim kılınmasını müntesiplerinden istemektedir. Müslümanlar kamusal düzenlerini adalet temeline dayalı olarak tanzim etmekle sorumludurlar. Eğer bu mükellefiyet gereği gibi yerine getirilmezse işler şirazeden çıkar ve denge bozulur. Bu nedenle Yüce Rabbimiz, (Yunanca tabirle ifade edecek olursak) “kosmos” âleme dikkatimizi çekmektedir. Baktığımızda, evrende her şeyin kusursuz ve mükemmel bir ahenk içerisinde işleyişini ve devinim hâlinde olduğunu görüyoruz. Yani her şey yerli yerinde. Kendi sorumluluk alanımızda da Rabbimiz, kaldırabileceğimiz nispette bizden bunu istemektedir.

Bir meal âlimi olan Ahmet Tekin adalet olgusunu geniş kapsamlı bir şekilde sunduğu Nahl sûresinin 90’ncı ayetinde şöyle aktarıyor:

   “Allah adâletli, mûtedil davranmayı, adâleti gerçekleştiren, hak sahibine hakkını sağlayan, sosyal, siyasî, ekonomik ve idarî bir düzen kurmayı, iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman önderler, idareciler, askerî erkân ve Müslümanlar olmayı, akrabaya yardım etmeyi emreder. Meşrû olmayan şehevî fiilleri, gayri meşrû ilişkileri, zinayı, haddi aşmayı, cimriliği, ahlâksızlığı, şeriatın suç saydığı ve haram kıldığı, kamu vicdanının tasvip etmediği şeyleri, haksızlığı, saldırıyı, baskı ve zulmü, bozgunculuğu, şeriata karşı çıkmayı, kural tanımamayı, bunların savunuculuğunu, sözcülüğünü yapmayı yasaklayarak, önleyici tedbirler alarak kamu güvenliğini sağlar. Size, düşünüp ibret almanıza vesile olur diye öğüt veriyor, sorumluluklarınızı hatırlatıyor, uyarıyor.” (Nahl:90)

Mealde de görüldüğü gibi Rabbimiz öğüt verip sorumluluklarımızı hatırlatmaktadır. Ancak ne yazık ki, genel anlamda İslâm âlemine baktığımızda ayet mealinde geçen buyrukların hilafına bir yaşam sürüldüğü görülecektir. Özellikle kamusal alanda tam bir rezaletin içerisindeyiz. Koca koca mahkeme binalarının üzerinde “Adalet Sarayı” yazıyor. İçeride davaların görüldüğü yani mahkeme salonlarında “Adalet Mülkün Temelidir” levhaları asılı. Ama mahkemelerin işleyiş biçimine baktığımızda hiç de adaletin dağıtıldığını görmüyoruz. Bir tek örnek verecek olursak; düşünce suçuna tekabül eden 28 Şubat davaları halâ devam etmektedir.

Öte yandan ahlâksızlık, cinsel teşhir ve fahşa almış başını gitmiş. Tesettürün bile cılkı çıkarılmış. Yuvaların yıkılması, boşanma hadiseleri ayyuka çıkmış. Eşler arasında birbirlerine tahammül yok. Aile arasında şiddet had safhada. Sokak çatışmaları, anarşik eylemler ve bombalı saldırılar yaygınlaşmaya başladı. İslâm âleminin birçok yerinde durum bundan farksız. Pakistan, Afganistan, Irak, Suriye ve Libya bir türlü durulmak bilmiyor. Bombalı saldırıların ve intihar eylemlerinin ardı arkası kesilmiyor.

Yemen ve Bahreyn’de ise Suud rejimi insanlık dışı katliamlara devam ediyor. Buna mukabil dünyanın ve İran’ın haricindeki İslâm ülkelerinin gıkı çıkmıyor. Zaten İran’ı dinleyen kim? En azından mevcut hükümet dinlemeliydi. Ama onlar Amerika’ya kulak vermeyi tercih etti. İki haftaya varmadan Şam’a gidip Emevî Camisi’nde Cuma namazı kılacaklardı. Küçümsedikleri Esad çetin ceviz çıktı. Dünyanın her tarafından bölgeye doluşan tekfirci gruplar bir türlü Esad’ı deviremedi. Bu gidişle devireceğe de benzemiyorlar. Bu gözü dönmüş sözüm ona cihatçı gruplar neden hışımlarını Siyonist işgalci İsrail’e yöneltmiyorlar. İlla da cihad etmek istiyorlarsa işte karşılarında düşman. Asıl olarak gidip o kan içici düşmana saldırmalılar. Kudüs ve Filistin toprakları bizim “namus-u ekber”imiz değil mi? 3. İntifada’nın başlamasıyla şirretleşen işgalci Siyonistler Filistin’in mazlum-savunmasız halkını katliama devam ediyor. Ey cihatçılar! Bir adım ötesi Golan Tepeleri değil mi? Hadi girsenize!

Kısacası diyeceğimiz o ki, başta da belirttiğimiz gibi, adalet bir şeyin yerli yerinde olması demektir. Ama ne yazık ki, İslâm ümmeti olması gereken yerde değil. Zaten bu ümmet olması gereken yerde olsaydı dünyanın hali pür melali bugün böyle olmazdı. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) kamusal alanda adaleti kaim kılınca Yesrib şehri medeniyetin beşiği anlamına gelen “Medine-i Münevvere” oldu. Şu bir yadsınamaz hakikat ki, medeniyetin inkişafı adalet olgusunun kamusal alana hakim olması ile mümkündür. Bu nedenle diyeceğimiz o ki, adalet İslâm’ın olmazsa olmazıdır ve adalet bir iman ilkesidir. Şu da bir hakikat ki, anayasal bir düzen oluştururken Kûr’ân ve Sahih Sünnet referans alınmazsa adaleti kaim kılmak mümkün değildir. Seküler yapılar bunu denedi fakat tutmadı.

Adaleti biz başka yerlerde arayamayız.

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağut'un önünde muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister.” (Nisa:60)

Müslümanlar yeryüzüne adaleti kaim kılabilmeleri için Yüce Allah’ın evrensel hukuk sistemini esas alıp toplumsal düzenlerini tanzime koyulmalıdır.

 “Sonra seni de bu emirden bir şeriat üzere görevli kıldık; öyleyse sen o şeriata uy ve bilmeyenlerin heva (istek ve tutku)larına uyma.” (Câsiye:18)

Yüce Rabbimiz bireysel ve ailevî yaşamımızda olduğu gibi kamusal düzenimizin tanziminde de kendi hükümlerine uymamızı emretmektedir. Bir başka ifadeyle, bir Müslümanlar namaz kılarken bunu şeriatın bir kuralı (Allah’ın emri) olarak nasıl görüyorlarsa devlet düzeninin tanziminde de Allah’ın şeriatını baz almak durumundalar. Oysa bugün Allah’ın şeriatını beğenmeyenler var. Özellikle 28 Şubat günlerinde bir takım laikler sokaklara dökülüp, avazları çıktığı kadar, “Kahrolsun şeriat” diye bağırıyorlardı. Hayır daha açık bir ifadeyle anırıyorlardı.

 “Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir?” (Mâide:50)

Elbette ki şöyle bir ironik durum da var! O “şeriat istemezük” diye bağıranların pek çoğu, geçmişte İslâm adına Müslüman toplulukları yöneten saltanat sahiplerinin despotizme dayalı uygulamalarını kast etmektedirler. Tam olarak elbette mazur değiller, zira öz Muhammedî İslâm ile Muâviye İslâm’ının arasındaki uçurumu bilmek durumundadırlar. Adil bir bakış açısına sahip olmak böylesi bir feraseti gerektirmektedir. Hayata, olaylara ve olgulara at gözlüğü ile değil, adalet gözlüğü ile bakmak gerekmektedir. Müslümanlar atalete değil, adalete uygun bir hayata talip olmalılar. Bu nedenle, adalet güneşi İmâm Ali’nin (a.s) sözü ile diyoruz ki: “Adalet mülkün temelidir.”

“Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun…” (Nisa:135)

 

 

 

 

 
Öne Çıkan Haberler