Yönetici adil ve liyakat sahibi olmalıdır

Hazım Koral

1107 kere okundu
24 Kasım 2015 Salı
215973_140028932731896_1451794_n.jpg

Nisâ Sûresi’nin 58’nci ayetinden mütevellit ifade edecek olursak yönetici konumunda olan herkes için geçerli bir kuraldır liyakat sahibi olmak. Aslında bu kaide beşerî düşüncede de böyledir. Hiçbir doktrin yoktur ki, bu ilkeyi göz ardı etsin. Meslek dallarında da aynı kural geçerlidir. Ancak pratik hayata baktığımızda bunun tam tersi uygulamalara tanık olabilmekteyiz. İmtiyaz ve liyakat başka veçhelerle aranır olmuş. Özellikle İslâm tarihinde liyakat sahibi olmayan nice yöneticiler gelmiş geçmiş. Liyakat sahibi olmamakla birlikte üstüne üstlük bir de Müslüman ahaliyi zulümle yönetmişler.

Yöneticiler hak ve adaleti ayakta tutanlar olmalıdır. Ancak bunun tam tersi olarak ahaliden aldıkları ağır vergilerle yaptırdıkları saraylarında debdebeli hayat yaşamayı tercih etmişler. Öte yanda “Allah yolunda cihad” adı altında halkın çocuklarını savaşlara sürmekteydiler.. Elbette ki, liyakat sahibi olmayanlardan adil davranışlar beklemek de beyhudedir. Zira onlar her daim nefislerine uymaktaydılar. Onların ahirete yönelik bir hesapları yoktu. Onlar nefisleri için dünyayı istemekteydi. Bu zalimlerin adalet diye bir kaygıları olsaydı, her şeyden önce Allah’tan haşyet duyar adil davranışlar sergilerlerdi.

Adil bir yönetici olarak İmâm Ali’nin (a.s) şu sözü ne kadar manidar: “Bütün dünyanın bana verilmesine mukabil bir karıncanın ağzındaki buğday tanesini almam teklif edilse, asla böyle bir şey yapmam.” İşte yöneticiler böylesine hassasiyet sahibi olmalılar ki adil davranışlar sergileyebilsinler. Şu bir hakikat ki, yöneticilerin adil olması İslâm’ın olmazsa olmazıdır. Liyakatten de kastımız budur. Adalet bir şeyin yerli yerinde olması gerektiğine göre yönetici adil davranış sorumluluğu ile bunu yerine getirmeli.

Yani yönettiği halkı eşitlik ve adalet ilkelerine uygun olarak yönetmeli. Herkese hakkını vermeli. Toplumsal bir mutabakatın ürünü olan devlet aygıtına karşı her vatandaşın nasıl sorumluluğu varsa, devletin de vatandaşlara karşı mesuliyeti vardır. Yönetici, “Ben devleti temsil ediyorum, buyruk veren benim, halk bana itaat etmelidir” dediği an despotizm ve istibdat devreye girer. Yönetici her şeyden önce hizmet alan değil, hizmet verendir. Bütün uğraş ve çabası bu minval üzere olmalıdır.

Hadid Sûresi’nin 25’nci ayetinde buyrulduğu üzere, yönetici yeryüzünde adaleti kaim kılmanın uğraş ve çabası içerisinde olmalıdır. Aynı şekilde Nisa Sûresi’nin 135’nci ayetinde buyrulduğu üzere, “..Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun.” emri bu ilâhî mükellefiyete mebnidir. Seyyid-i Şûheda İmâm Hüseyin (a.s) yöneticilerde olması gereken özelliği şu veciz sözlerle dile getiriyor: “Andolsun ki, gerçek imam ve önder, Allah’ın kitabıyla amel eden, adalet ölçülerine göre hareket eden, hakka teslim olan ve kendisini Allah’a adayan kimsedir.” (İmâm Hüseyin: Tarihî İbn’i Esir: C.3; S.267)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bir hadis-i şeriflerinde; “Benim şefaatime ilk nail olacak ve bana cennette komşu olacak kişiler adil yöneticilerdir.” diye buyurmaktadır. Demek oluyor ki, Allah’ın yasalarına titizlikle riayet eden adil bir yönetici şefaate nail olmakla ve cennette Sevgili Peygamberimize (s.a.a) komşu olmakla ödüllendiriliyor. Ne mutlu adil yöneticilere. Allah Teâlâ’nın yasalarına riayet etmeyen, hatta o yasaları ayakları altına alan kötü ve zalim yöneticiler Allah’ın gazabını ve cehennem azabını hak ediyor demektir.

Kûr’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın hükümleriyle hükmetmeyen kötü yöneticiler “kâfir”, “zalim” ve “fasık” olarak vasıflandırılıyor. (Maide: 44-45,47)

Buradaki sıkıntı kötü yöneticilerin kendilerini Allah Teâlâ’nın yasalarına karşı bağımsız ve ihtiyaçsız hissetmeleridir. Rabbimiz buyuruyor ki: “Kendini müstağni gören azar..” (Tin: 6-7) Azan ise öncelikli olarak gayr-i adil davranışlar sergiler ve zalimlerden olur. Adaletin yeryüzünde tahakkuk ettirilmesini emreden Rabbimiz, “Zalimler benim ahdime erişemez.” diye buyurmaktadır. (Bakara:124)

Ayetten de anlaşıldığı üzere Rabbimiz adil ve liyakat sahibi olmayan yöneticilere asla yetki vermemektedir. İslâm ümmeti öncelikli olarak bunu bilmelidir. Toplumsal ve siyasal sorumluluğumuz yeryüzünde adaletin tahakkukuna mebnidir. Şu hâlde liyakat sahibi olmayan yöneticiler gasp etmiş oldukları makamlardan mutlaka azledilmeli ve bir şekilde oradan alaşağı edilmeliler.

İslâm dünyasına baktığımızda bunun tam tersi manzaraları görebilmekteyiz. Birçok İslâm beldesindeki yöneticilerin liyakattan ve adaletten yana sicili bozuk. Ve ne yazık ki, halkın pek çoğu bu zalim yöneticileri bir şekilde desteklemektedir. Oysa bu zalimlere asla yardımcı olmamak gerekmektedir. Hatta kalben bile bu zalimlere karşı bir meyyallik söz konusu olmamamlıdır. Yüce Rabbimiz bu konuda biz Müslümanları şiddetle uyarmaktadır:

Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.” (Hûd: 113)

Mutlak adil ve mutlak velâyet sahibi olan Allah Teâlâ’dır. Biz Müslümanlar Rabbimiz’in adaletine ve velâyetine sığınmalıyız. Hiç kuşkusuz bu teslimiyet bizi Allah Teâlâ’nın velâyet yetkisi verdiği kullarına yöneltecektir. Ve bu teslimiyet bizi velâyet ve adalet sahibi olmayan yöneticilerden beri kılacaktır. Müslümanlar yeter ki bu şuura ulaşmış olmuşlar. Din zaten imanî bir zorunluluk olarak kötülerden ve kötülüklerden beri olmayı salık vermektedir.

“Allah arınanları sever.” (Tevbe: 108)

Temiz siyaset, temiz aile ve temiz toplum oluşturmak, temiz ve arı-duru ahlâkla mümkündür. Ahlâk öncelikli olarak adil ve emin insanların meziyetidir. Zalimlere ise asla güven olmaz ve onlara makam teslim edilemez. Bu konuda bütün Müslümanlar mutabık ve hemfikirdir aslında. Yani hiçbir Müslüman Yezit gibi bir zalimin yönetim erkini elinde bulundurmasını istemez. Fakat bazı durumlar var ki, “ehven-i şer” adı altında liyakat sahibi olmayanlara yönetim teslim edilince zamanla eksen kaymaları-fay hattı kırılmaları yaşanabilmekte.

Bir başka ifadeyle, bazı durumlar var ki yöneticiler zahiren zalim değildir, fakat liyakat sahibi olmayışlarından dolayı, bu hâl onları üstü örtülü zulümlerin icracısı yapabilmekte. Böylesi yöneticilerin iktidarları döneminde yavaş yavaş, yani zaman ve süreç içerisinde toplumda yozlaşmalar olabilmekte ve zamanla halk ilâhî değerlerden, İslâmî yaşam biçiminden, evrensel ahlâk standartlarından inhiraf edebilmektedir. Bu nedenle İslâmî kriterlere göre zalimlere yönetim teslim edilemeyeceği gibi, liyakat sahibi olmayanlara siyasi yetki verilemez.

Başta da belirttiğimiz gibi bu ilkenin referansı Nisa Sûresi’nin 58’nci ayetidir. Rabbimiz, “İşi ehline verin” diyor. İslâm toplumu içerisinde adaletin tahakkuku için bu yadsınamaz bir ilkedir. İslâmî yönetim anlayışında, “öyle de olur, böyle de olur” diye bir anlayışa asla yer yoktur. Zira İmâm Ali’nin (a.s) de buyurduğu gibi, “Adalet mülkün temelidir.” Eşyanın tabiatı boşluk kabul etmez, adaletin olmadığı yerde zulüm vardır. Şu halde, başlıkta da belirttiğimiz gibi yöneticiler hem adil, hem liyakat sahibi olmalıdır.

 

 

 

Öne Çıkan Haberler