İran'ı İsrail ile aynı kefeye koymak kime hizmet eder?

Kemal Kemahlı

1191 kere okundu
10 Aralık 2015 Perşembe
2664-1220-7551-c6eb6ea5yazi.jpg

Bismillahinnur.

İslam ülkelerinin ve halkların hem maddi ve hem de manevi yıkım ve savrulmadan geçtiği çok hazin bir dönemi yaşıyoruz. İşin kötüsü herkes bu yıkım ve savrulmanın önünü almak yerine, yangına odun taşıyor. Birbirimizin celladı olmuşuz. İslam ülkelerini yöneten siyasiler ve toplumlara yön veren alimler ve aydınlar, çok azı hariç, günlük ve çok basit menfaatlerin peşinden koşuyor. Basiretin yerini hırs ve hamaset almış. Daha birbirinin boğazına sarılmamış halklar ise, medya haberleri üzerinden çatıştırılıyor. Bunun en bariz örneğini Türkiye ve İran medyasında görüyoruz. Suriye konusunda farklı siyasetler izleyen iki ülkenin medya kuruluşları insafsızlıkta adeta birbiriyle yarışır haberler yapıyorlar. Başlıktan da anlaşılacağı gibi bendeniz bu yazımda Türkiye medyasındaki İran karşıtlığını ele alacağım.

Bilindiği gibi İran’da 1979 yılında gerçekleşen İslam İnkılabının ardından emperyalist ve Siyonist şer odakları tarafından bu ülkeyi boğmak için çeşitli komplolar düzenlendi. Savaş ve ambargolarla yıkılmak, yıldırılmak ve dize getirilmek istenen İran İslam Cumhuriyeti ve halkının karşı karşıya kaldığı en büyük saldırı kanaatimce kültürel ve medyatik saldırıydı. Diğer konularda çok da fazla başarı sağlayamayan şer odakları, kültürel ve medya saldırısı konusunda önemli ilerlemeler sağladılar ve henüz de bu konuda çalışmaya devam ediyorlar.

Yaşı müsait olanlar 80’li ve 90’lı yıllarda Türkiye medyasındaki İran karşıtı haberleri rahatlıkla hatırlayacaklardır. Siyasi, akademik, ekonomik ve bazen de dini destekli bu İran karşıtı yayınlarda Türkiye halkları İranfobia ve hatta İran’ın şahsında İslamfobia bombardımanına maruz bırakılmış ve İran halkımızın gözünde şeytanlaştırılmaya çalışılmıştı. Bu dönemde medyamızda yer alan İran düşmanlığının bir yüksek lisans veya doktora tezi olabilecek kadar önemli sosyal, siyasal ve dinsel bir olgu olduğunu düşünüyorum.

Özellikle Türkiye’de Nato/Gladyo ve Mossad tarafından laik şahsiyetlere yönelik düzenlenen suikastlerin nasıl da İran’a ve Türkiye’de İran’a yakın isimlere ve camialara yıkıldığını hepimiz daha dün gibi hatırlıyoruz. Bu şahısların cenaze merasimlerinde laiklik ve Atatürkçülük konusunda duyarlı olan halk kitlelerine hangi sloganların attırıldığını duymayan yoktur.  17/25 Aralık darbe planlarında da sözde Selam/Tevhid örgütü üzerinden hükümeti devirmek isteyen paralel yapının yine aynı komploya başvurduğunu hep beraber müşahede ettik.

80’li ve 90’lı yıllarda Türkiye’mizde İran düşmanlığının bayraktarlığını yapma görevi Ergenekoncu/Ulusalcı/laik güruha verilmişti. 2000’li yıllarda ise bu görevi Fethullah Gülen cemaati üstlendi. Günümüzde ise bu asil(!) görev Muhafazakar ve sözde İslamcı grupların omuzlarında. Bu gruplar söz konusu konuda seleflerine rahmet okutacak bir hızla ilerliyorlar. O kadar ki geçtiğimiz günlerde Yeni Akit Gazetesi Suriye Türkmen Meclisi Başkanı Abdurrahman Mustafa’nın iftira ve hezeyanlarla dolu açıklamalarını ‘Ha İsrail ha İran’ sürmanşetiyle verdi. Bundan önce de yine aynı gazetenin kıdemli yazarlarından Serdar Arseven 1 Aralık’taki yazısının başlığını şu şekilde atmıştı:’Laikçiler  İran’a’. Bu başlık  bize  90’lı yıllarda Cumhuriyet, Hürriyet ve Milliyet gibi gazetelerde çıkan ‘ Mollalar İran’a’ başlıklı yazı ve haberleri hatırlattı. Yani anlayacağınız ülkemizde İran düşmanlığı her zaman para(!) eden çok kullanışlı bir enstrüman. Dün laiklik ve Atatürkçülük duyguları istismar edilerek İran’a düşman edilen kitleler vardı bugün de Sünnilik ve Osmanlıcılık duyguları kabartılarak İran’ın üzerine salınan başka halk kesimleri var.

Tabi bendenizin hedefi burada bir ülkeyi savunmak değil sadece durum tespiti yapıp bu durumun İslam ülkelerine vereceği zararı en aza indirmek. Eğer 54. Hükümetin Başbakanı rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın kurduğu D-8 oluşumunun önü büyük şeytan Amerika ve Siyonist İsrail tarafından kesilmemiş olsaydı bugün ne Suriye ne Libya ne Mısır ne Yemen ve hatta ne de Filistin bu içler acısı durumda olmazdı. Çünkü o süreç devam ediyor olsaydı bugün D-8, D-60’a dönüşecek ve dünyada ABD-AB ve Rusya-Çin dışında üçüncü ve önemli bir güç olarak varlığını kanıtlamış olacaktı. Fakat buna izin vermediler. Türkiye’yi ABD ve AB’ye, İran’ı da Rusya ve Çin’e mahkum ettiler.

Bu esaret zincirini kırmamız imkansız değil, fakat gelinen bu noktada çok zor bunu biliyorum. Hayalci değilim. Fakat her iki ülkenin (Türkiye ve İran’ın) idarecileri, alimleri, aydınları, medyası ve halkları şunu iyi bilsinler ki, bu coğrafyada yaşayan halkların kaderi ortaktır ve dış güçler bir gün defolup gittiğinde biz yine baş başa kalacağız. Bu peygamberler diyarında Türk’ü, Arab’ı, Fars’ı, Kürd’ü, Sünnisi ve Şiisiyle ortak bir geleceği inşa edebilecek yol göstericilere yani Kur’an-ı Kerim’e, Sünnet-i Resulullah’a, Ehl-i Beyt’i Resulullah’a, kendisinden ders alacağımız ortak bir tarihe, kültüre, sayıları az da olsa aklı başında basiret ehli alimlere, siyasilere ve aydınlara sahibiz. Nefreti büyütmek çok kolaydır, her ateş bir kıvılcımla başlar. Yol yakınken bu yanlıştan dönelim. Kaderimizi ABD, AB, İsrail ve Rusya’nın belirlemesine izin vermeyelim, evvel Allah’ın izniyle kendi kaderimizi ve geleceğimizi kendimiz belirleyelim. Şeytanları sevindirmeyelim. Yoksa yarın Rahman’ın huzurunda boynu bükük kalırız. Allah muhafaza.  

                                                                     

www.kudusgunu.com  

 

 

Öne Çıkan Haberler