Öfke…

Abbas Yılmaz Kadıoğlu

1911 kere okundu
22 Aralık 2015 Salı
2296-Abbas (1).jpg

'' Ellerin kurusun, diye haykırdı!  Sen bizi buraya bu sözler için mi?  Çağırdın…”

 

Hâlbuki ki ! Abdulmuttalib'in  gözü gibi koruduğu torunu, kardeşi  Abdullah’ın tek oğluydu, yeğeniydi… kendisi de hitap ettiği gibi, mutlak olarak  güvenilen  “el emin” lakabıyla çağrılıyordu Mekke'de, ismi  Ahmet olmasına rağmen!..

 

Ahmet ailesindeki en yakın olanları davet etmişti,  40 yıllık yaşamının her safhasına  şahit olanların tamamı bu davette hazırdı, erkekli, kadınlı, Haşim oğullarının hepsi ordaydı. Tüm misafirlerini yerleştirdikten sonra, Mekke'nin ve bağlı bulunduğu ailesinin konumunu,  Mekke'nin siyasi, iktisadi, içtimai, ekonomik konularla birlikte, birçok meseleyi konuştular. Bu toplantı,  Ahmet  tarafından programlandığı için nihai  bitiş konuşmasını onun yapmasını bekliyorlardı.

Ahmet ayağa kalktı, toplantıdaki herkese karşı selam verdi, ve biliyorsunuz ki!  Haşim oğulları Mekke'nin  en asil ailelerindendir.  Atamız İbrahim’den (a.s.) beri hacıların hizmetinde bulunmuş bu sünneti yaşatan halkın Havası olan bir topluluktan gelmekteyiz. Dedelerimiz ve özelde benim ve sizin atası olan Abdulmuttalib'in, Mekke ve çevre toplulukların karşısında itibarı, ilmi, şecaati, sadakati, İbrahimi  dinlere olan inancı, sözüne olan güvenirliği ile şahsiyeti çok yüksektir. 

Babam Abdullah’ın sizlerin yanındaki  yüce şahsiyeti her zaman anılmaktadır.

Ben Abdullah bin Ahmet, Mekke'deki siyasi gelişmelere özellikle sosyal hadiselere olan ilgim hepiniz tarafından yakinen bilinmektedir.  Özellikle Mekke'nin yönetiminde bulunan aristokratlar benim bu ilgimden kaynaklı fikirlerime karşı çok rahatsız olduklarını, her zaman sizlere de söylemektedirler.  Sizlerin, benim üzerimdeki haklarınızı da bilmekteyim.  Burada siz ailemin her daim benim yanımda olmanız, toplumdaki birlikteliğe gösterdiğiniz hassasiyet takdire şayandır. 

Ahmet,  yüklenmiş olduğu sorumluluğu,  açıklamak üzere,  her zaman olduğu gibi, ciddi ve kararlılık tonunda, seslendi; “Şu Kubes dağının arkasında düşmanlarınız  ordularını sizler için  hazırlandığını söylesem, bu sözümü nasıl karşılarsınız?” Dedi. Ahmet ailesinde nezaket, saygı, hassasiyet, sorumluluk, ciddiyet, güven, tüm üstün özellikleri ile Mekke’nin sınırlarını aşan ünüyle tanıyorlar ve şahadet ediyorlardı.  Çocuklarından daha iyi tanıyorlardı. Tüm şeffaflığı ile toplumun önündeydi.  Aralarında Ahmet'in şahsiyet özelliklerini anlatıyorken  hep bir ağızdan evet senin varlığın Haşim oğullarının şerefidir, senin bizim içerimizde olman  ailemize izzet kazandırdı dediler, yüzlerindeki tebessüm, Ahmet'i onaylar vaziyetteydi.

Ailenin büyüklerinden Abduluzza bin Abdulmuttalib, Mekke'nin aristokratları ile ilişkiler içerisindeydi. Ayağı kalktı hışımla, öfke ile bağırdı.  Sen bizi bunun için  mi?  çağırdın, ellerin kurusun, hanımı Ümmü Cemil'de katıldı, hanımlar arasından, öfkelerini şiddete dönüştürdüler, toplantıyı provoke ederek.

Ahmet in amcası olan Abduluzza, diğer amcalarının da olduğu toplantıda öfkesini kusuyor, kontrolsüz bir şekilde bağırıp çağırıyordu.  Orada bulunanlar, davet sahibine baktılar, Ahmet (as) çok sakin, naif bakışla, Abduluzza'nın hırçınlığının  maksadı, ortamı germek ve öfkeden şiddeti tüm davetlilerin üzerine yaymaktı.   Ahmet (a.s)  bu öfke seline karşı adeta  set oluyor, tebessümle  olayı seyrediyordu.  Öfkesini  oradakilere bulaştıramayan,  Abduluzza hanımını da alarak uzaklaşıyordu.  Bu davranış, vahyin toplumda ki,  öğretisiydi, risaletini açıkladığı o gün, Resul Ahmet (as)  öfkenin tuzağını bir hamlede bertaraf ediyordu.   Abduluzza'nın öfkesini şiddete yöneltmesiyle, sonraki hayatını çok kötü bir sonuca sürüklemişti ilahi söz onu bu davranışından dolayı; “Abduluzza'nın (Ebu Leheb) iki eli kurusun,  ona ne malı fayda verdi, nede kazandığı, Leheb, alevli ateşe yaslanacak, karısı da odun hamalı olacak ! Boynunda bir ip olduğu halde…”  Tebbet Suresi

 İlahi programa öfkelerini yöneltenler, elde ettikleri şiddetin karşılığında, adaletten doğan gazabı göreceklerdir.

 

 

Öfke! İhtirasın, kibrin ve kıskançlığın elinde, felakete dönüşen sonucun başlangıcıdır.

  

Mekke öfkesini kontrol edemedi, Allah elcisini gönderdiği, bu belde ve sosyal dokusu,  ekseninde birkaç kabilenin ortak yönetimi ile pay edilmiş  sistemi, azda olsa  Yahudilerin ve Hıristiyanların da bulunduğu ehlikitabın yanında,  çoğunluğun pagan putperestliğe inanan her kabilenin taptığı putlara sahip, inanç yapısı ve güç ekseninde kurulmuş aristokratlar rejimine dayanıyordu.  Mekke bakıldığında  İbrahim  (a.s)  tarafından tevhid ilkeleri üzerinde kurulmuş, geçmişine rağmen, çok farklı toplumların kervan geçiş yeri olması,  farklı inanç etkilerinde ekonomik cazibesinde,  çok derin cahili adetleri de hâkim olmuştur.   Öfkenin esaretinde, büyük bir zulme dönüşmüş, batıl inançların zirvesini yaşatıyordu.  Müşrik olanların en şedidi en öfkelisi, kızlarını diri diri toprağa gömecek kadar, gözleri dönmüş, öfkelerini  ortaya koyuyordu. 

 

“Hangi günahtan dolayı, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, sorulduğu zaman..”

 

Annesinin, eşinin  kadın  olduğu hakikatini göremeyecek kadar, insanın tüm benliğini kuşatan öfke,  nereden kaynaklanıyordu. Bu derin cehaletin, toplumdaki yansıması, en şiddetli bir şekil alıyor.  Her ne olursa olsun, öfkenin kontrol edilemeyişi, zirveye ulaşan zulümlerin sebebi oluyordu.  Bir boyutu ile cahiliye, toplumdaki katliamları,  öfkelerinin tezahürü olarak görürken, diğer taraftan zayıflar, kimsesizler, kabilesi olmayanların, insan olarak kabul edilmediği gibi onları köleleştirerek, sosyal öfkelerinin tezahürü oluyorlardı. 

Burada risaletini açıklayan Ahmet  (as) yönlendirilen öfkenin,  Mekke'nin tüm şiddet yöntemlerini uygulaması, siyasi sosyal kültürel arka planının  aristokratların yönetebileceği, kaos toplumunun, başka kabilelerle dengelenerek yönetilmesi kolaylığı olması idi.

 

İnsanlık tarihi,  öfkenin şiddet sarmalında, toplumsal yok olmayı bile göremediğinin örnekleri ile doludur.

 

Öfkenin kontrölsüzlüğü, insanın kendisini erittiği gibi, sosyal tüm yapıları çürüten mikrop olduğudur.  Peygamberlerin insanlığın düşünce boyutuna sunduğu teklifi, düşünce boyutundan menfaatler ilişkisine indirgeyen bencil, hasis,  kıskanç varlığa dönüştüren insan, (esfelesafilin ) düşüncesini kontrol edemeyen hisleri ve güdüleri ile hareket eden canlı varlıklara dönüşüyordu.

İlk insanın yaratılmasının hikmetini bilemeyen melekuti varlıkların aradıkları cevapta bu sapma kontrolsüzlüktü, “kan döken, birbirlerini katleden varlıklar,” insanın kontrolsüzlüğü ilahi hikmetten uzaklığı, öfkenin sarmalında şiddeti yaşam biçimine dönüştürmüş varlıklar halini alıyorlardı.  Mekke'de amcasının öfkesine  maruz kalan Ahmet (a.s), Mekke'nin aristokrat yönetiminin şiddetli saldırılarıyla karşılaşıyordu.  İnsanlık tarihinde hemen hemen bütün dönemlerde öfkenin düşünceye tepkisi şiddete dönüşmüştür.  Burada şeytanın Adem’e (a.s) olan  öfke tepkisinin,  kaynaklandığı sebepler, kıskançlık, bencillik, kibir olarak ortaya çıkması  kontrol edilemeyen öfkenin şiddete dönüşerek büyük sonuçlara sebep olabiliyordu. Adem’in (a.s) yeryüzüne halife olarak gönderilmesi ile melekut aleminde çok büyük makamlara ulaşmıştır. “Biz Âdem’e isimleri (öfkenin kontrolünü) öğrettik”  İblisin öfkelenerek ortaya koyduğu şiddetli inkâr, ebedi olarak Rahmanın huzurundan kovulmasına ve ebedi cehenneme  götürmüştür. 

 

İbrahim’in (a.s.) teklifine karşı öfkenin, Nemrut’un ateşinde nasıl şiddetlendiğini, Musa’nın  güzel bir sözle Firavun a sunduğu teklifin, öfkenin kucağında hakkı kabul edenlerin sözlerini nasıl çaprazlama kesilerek, katledilmelerine sürükleyen şiddeti ürettiğini  görmekteyiz. Yakub’un (as) 10 evladının, kardeşleri Yusuf’u (a.s) kıskanmaları sonucunda kuyulara atmaları, kontrolsüzlüğün hangi sonuçlara gidebileceğinin acık örnekleridir.

Hz Zekeriya'nın Yahudi  Havrasını davet ettiği şey! bizzat Tevrat değil miydi? Hahamlar öfkelerini Zekeriya’nın (a.s) üzerine yönlendirip, onu toplumda itibarsızlaştırma kıskançlığına düşüren öfkelerinin,  şiddete dönüşmüş hali değil midir?  İsa hahamlara hangi teklifi sunduğunda Havra ayağa kalktı, öfkelerini Meryem validemizin kucağında, kundakta, elçiliğini ilan etmiş masum peygambere en şiddetli biçimde saldırıyor, onu bir gece katledilmek üzere çeteler kurduruyorlardı.

Ahmet (as)  kendisinden önceki tüm elçilerle ve kitaplarla müjdelendiği hakikat ortadayken, Mekke’den başlayan öfkenin Yesrib’te ehli kitabın kucağında büyütülüyor büyük bir inkâr şiddetine dönüşüyordu. 

 

Ahmet (a.s) Mekke'deki davet süresinin devamında Medineli müminler tarafından davet edilmesi ile yeni bir evreye geçen İslam davet süreci, Mekke'nin  öfkesini  kontrolsüz bir şekilde, şiddeti toplumsal saldırılara dönüştürüp, ordular hazırlayarak saldırmaya başlıyorlardı.  Ahmet’in ( a.s) onlara söylediği, “Tanrı bir tek tanrı olan Allah'tır, doğmamıştır, doğurmamıştır, tüm insanlar eşittir, ırk nesep, ekonomik güç diye  imtiyaz olamaz, insan hukuk önünde farklı olamaz, insanlar arasındaki adalet esası ile davranılması gerekliliği, sosyal tüm alanlarda adalet gerektiği, sınıfların olmadığıydı”.  Mekke aristokrasisi bu söze karşı silahla şiddete yönelten öfke, şeytanın kontrol edemediği öfkesindeki kibir değil miydi?.  Medine'de yükselen adalet sesi Hicaz ve civarındaki tüm şeytani duyguların esaretinde, hak, özgürlük, adalet, eşitlik sesine karşı şiddeti yöntem olarak kullandılar.

 

Hz peygamber tüm savaşanlardan döndüğünde İslam askerlerine zırhlarını çıkarmadan şu öğüdü yapıyordu. Evet çok büyük bir süreçten, fedakârlıklardan geçtik, sizi uyarıyorum! Küçük cihattan büyük cihada geldik, zırhlarınızı  çıkardıktan sonra asıl cihadınız burada diyerek her zaman uyarılarda bulunuyordu. Tıpkı kendisinden önce insanlığı irşat eden 124 bin resul gibi.

 

Büyük cihat!.....

 

Peygamber bu uyarıyı her defasında yapıyor,  dikkatli olmaları için toplumu uyarmasına rağmen, resulün yanındaki halk, resulün namusu hakkında dedikodulara pirim veriyor, toplumda dedikodu fırtınası esmesine, fırsat veriyorlardı. Öfkenin kontrolünün, büyük cihat olduğunun farkında olmayan topluluklar, peygamberin haremine saldırıyor insanlara iftira ile toplumda aşağılanmalarına sebep oluyorlardı. Hâlbuki İslam öğretisi onları bu konuda defaatle uyarmasına rağmen,  bu hatayı yapabiliyorlardı. İslam’ın tüm elçileri insanlığa  öğrettiği, öfke kontrolünün, İslam’ın temel ilkesi olduğu, farkında olanların, çok az olduğu, halkın birlikte olduğu kamusal alanların işlediği dönemlerde daha anlaşılır oluyordu. 

 

Büyük cihat, öfkenin kontrolü..!!

 

Toplum İslam’ın öğretisini, sadece savaşlarda değil, asıl barış dönemlerinde gösterdikleri eylemlerle ortaya koyuyorlardı. Peygamberin hac emiri tayininde, Usame'nin ordusuna katılmakta olsun, İslam ümmetinin vahdeti konusu olsun, İslam toplumu bireylerinin ortaya koydukları sonuçların, peygamberin uyarılarına dikkatli olmadıklarını göstermekte idi.

 

Resul kendisinden sonraki veliyi ilan ettiği  Gadir-i Hum bölgesindeki sürecin, öfkeye yenilmemesi için, acık beyanlarda bulunmuş olması, büyük cihadın anlaşılmadığının, resulün vefatından sonra meydana gelen olaylardan anlaşılmaktadır.  İslam elçisi Hz. Peygamber 23 yıllık tebliğ sürecinde en dikkat çektiği öfke kontrolünün anlaşılmamasının, İslam toplumunda, öfkenin şiddet sarmalında tezahür ettiği acık olmuştur.  İslam toplumu, velilerini inkar ediyor, öfkelerinde, seçtikleri halifelerini, daha sonra mescitlerde, İslam toplumunun fitnelerle savrulmasına hiç dikkat etmeden, hilafet merkezini basıyor, seçtikleri halifeyi, öfkelerinin şiddetine kurban veriyorlardı. Bu topluluğun son resul ün öğretisinde bulunmuş topluluk olduğunun dikkatinde, sosyal ve siyasi hadiseler meydana gelmekteydi.  Artık öfkesini kontrol edemeyen şiddeti yöntem olarak kabul etmiş yığınlar, ne garip ki! İslam toplumunun geleceğini kurmaya çalışıyorlardı. Son bir hamle olarak bu uçurumdan kurtulmak için, Gadir-i Hum'da biat ettikleri, sonradan öfkelerinin kararıyla değiştirdikleri halifelerinin, kapısına gittiler,  son şanslarını kullanıyorlardı. Halife olarak başlarına getirdiklerine, itaat etmek yerine, halifenin kendi isteklerini yapan piyon olarak gören bu topluluk, önceki halifelerine yaptıkları gibi son halifelerini de, isteklerinin olmasını istediler. Son halifenin, onların öfkelerinin malzemesi olmadığını fark edince şiddetle saldırdılar,  Cemel, Sıffın, Nehrevan, toplumsal kaosun pişirildiği kanlı gömlek fitnesiyle İslam toplumunu şiddetin yumağına çeviren, öfkenin köleleri,  son halifelerini  Allah'ın tayin ettiği imamlarını katlettiler. Şiddet o kadar büyüdü ki; son elçinin mirası talan edildi. Şiddetin haleflerini, İslam halifesi olarak gören yobaz cahil topluluklar, peygamberin gözünün nurunu Kerbela’da katlettiklerinde, sevinç çığlıkları atıyorlardı.

Peygamberin emanetini öfkeleri ile yoğuranlar, ortada şiddeti yöntem gören, öfkelerin tezahürü bir İslam bıraktılar. Yeşil sarayda, kotarılmış öfkenin İslamı, o toplumlara zillet ve cehennem kazandırdığı gibi, bu zamanın toplumlarına da,  aynı zilleti sunmaktadır.

 

Büyük cihat öğretisinin sadrı, Ehlibeyt’in (a.s.) gerçek İslam’a olan çağrısı, şeytanın öfkesini şiddete dönüştürdüğü bu asırda, İslam toplumlarını katleden, İŞİD, EL KAİDE, NUSRA, AHRARUR ŞAM  vs. isimleri ile ortaya çıkmakta, İslam toplumunu, öfkesinin esiri şeytanın askerlerine dönüştürmektedir.  Öfke kontrolünün İslam’ın temel esası olduğu gerçekliğinden hareketle, büyük cihatta olduğumuzun idrakinde, İslam’ın öğretmenleri Ehlibeyt’in (a.s) öğretilerine sarılarak,  Amerikancı  İslam’ın, sahte öğretisinden kurtulmalı, Allah’ın ipi olan Hz. Ehlibeyt’e (a.s) sarılmalıyız.

Muhakkak ki! öfkelerini kafirlere yönelten, İslam’ın öğretisinde olma sorumluluğumuzla, Siyonist İsrail, Amerika, İngiltere, batı, ve Rusya’nın da bulunduğu şer cephesine karşı, Allah’ın taraftarları olmalıyız.

 

Galip olacak muhakkak Allah taraftarlarıdır…

 

 

Öne Çıkan Haberler