Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?

Hazım Koral

1069 kere okundu
1 Şubat 2016 Pazartesi
215973_140028932731896_1451794_n.jpg

Kullanmış olduğumuz başlık Zümer Sûresi’nin 9’ncu ayet-i kerimesidir. Malum olduğu üzere Yüce Rabbimiz’in ilk emri “oku”dur. Ancak üzülerek itiraf etmiş olalım ki, biz Müslümanlar okumayan bir toplum hâline gelmişiz. Elbette okumak sadece bilgi edinmek için değil, edinilen bilgiyi pratize etmek içindir. Ancak bizim toplumumuz henüz bilgiyi bile sağlıklı bir şekilde edinmemektedir. Eğitim sistemimiz erdemli insan yetiştirmede yeterli değil. Ders müfredatları hâlâ agnostik içeriğe sahip. Batının taklit edildiği eğitim sistemiyle nereye varılabilir ki? Batı medeniyeti mânen bitmiş vaziyettedir. 90 yıllık Batı’yı taklit eden eğitim sistemimizle biz de mânen savrulmuş durumdayız.

Bilgi insanı sadece dünyevî anlamda ilerletecekse bu asla yeterli değildir. Bu tek kanatla uçmaya teşebbüs etmektir. İslâm ilim olgusunu dünyevî ve uhrevî olarak ayırmıyor. İslâm ilme bir bütün olarak bakar. Dünya ahiretin tarlası olduğuna göre bizim her şeyimiz ahirete endeksli olmalıdır. Dünyamızı bayındır hale getirirken aslında yatırımımız ahiretedir. Yeter ki, uğraş ve çabalar Yüce Rabbimiz’in rızasına ve buyruklarına uygun olsun. Ne kadar güzel bir dine mensubuz. Seküler zihniyetteki gibi din ve dünya işleri birbirinden ayrı olsaydı Müslümanlar hep ikilem yaşardı. Biz sosyal hayatın her yönünde “ibadeti siyaset, siyaseti ibadet” olan bir dinin müntesipleriyiz. Şu hâlde Müslümanlar bilmekle, bilgi edinmekle işe başlamalılar. Eğitim ve öğrenim Müslümanların olmazsa olmazıdır. Müslümanlar mükemmel bir donanıma ve mükemmel bir bilgi birikimine sahip olmalılar. Olmalılar ki, kendilerine yeterli hâle gelsinler.

Bugün İslâm ümmetinin en büyük eksikliği bilimden ve ilimden mahrum olmaktır. İnkâr etmiş olamayalım, İran’daki bilimsel gelişmeler, nano teknoloji alanında atılan adımlar ve askerî alandaki ilerlemeler elbette ki takdire şayân ve memnuniyet verici. Ancak bizim ifade etmek istediğimiz ve serzenişte bulunduğumuz ümmet genelindeki geri kalmışlığımıza ilişkindir. Bilgi, hayatın her alanı için gerklidir. Bilgi yoksa hiçbir şey yoktur. Bilginin olmadığı yerde cehaletten başka bir şey yoktur. Bir de şu gerçeklik var: Bilgi insanı yüceltecekse, bilgi insanı erdemli kılacaksa, bilgi insana kendisini, eşyayı, yaratılış gayesini, hayatı ve hayatın sahibini motamot tanıtacaksa bilgidir.

Bilindiği gibi risaletten önceki zaman dilimine “cahiliye dönemi” denilmektedir. Oysa o dönemde Arap Yarımadası sanatın, edebiyatın ve şiirin doruğunda idi. Bu değerler onları erdemli kılmaya yetmiyordu. Sonuçta orası putperest bir toplumdu. Ekonomi faize ve tefeciliğe dayalıydı. Zenginler fakirleri eziyor, emek istismara uğruyordu. Kadın hakları diye bir şey yoktu. Kız çocukları utanç vesilesi görülerek diri diri toprağa gömülüyordu. Köle ve cariye pazarları vardı. İnsanlar bir meta gibi alınıp satılıyordu. Kadınlar cinsel obje olarak görülüyordu. Kabileler arası sürekli savaş ve sürtüşmeler vardı. Can güvenliği diye bir şey yoktu. Bunlar inkâr edilemez sosyolojik birer vaka idi. Kısacası ellerindeki bilgi birikimi onları erdem ve fazilet sahibi yapmaya yetmiyordu.

Bugün Batı toplumlarına bakıyoruz. Sözüm ona orada da bilgi var, sanat var, hatta teknolojinin her çeşidi var. Ancak manevî olarak, erdem ve faziletten yana Batı toplumları iflas etmiş durumdadır. İnsanî ilişkiler son derece soğuk ve mekanik. Aile ilişkileri sıfır. Adeta komün toplum hâline gelmişler. Hamilelik ve çocuklar yük olarak görülüyor. Nüfusları her geçen gün eriyor. Doğum teşfik pirimleri de fayda etmiyor. Orada da kadınlar adeta cinsel haz aracı olarak görülüyor. Müstehcenlik oldukça yaygın. Faiz ve emek sömürüsü orada da revaçta. Kısacası ellerindeki ilim ve bilgi birikimi onları da insanî açıdan yüceltmiyor. Üstelik Batılılar ellerindeki bilgiyi ve teknolojik imkânları üçüncü dünya halklarını sömürmek için kullanıyorlar.

Müslüman halkların geri kalmışlığını, teknolojik imkânlardan mahrum olduklarını bildikleri için bunu fırsata dönüştürmüşler ve İslâm coğrafyalarında hegemonik sömürü düzenleri kurmuşlar. Onların bahşettikleriyle, onların sundukları imkânlarla Müslümanlar yetinmekte ve kendilerini oyalamaktadır. Bizim memleketimizi ele alalım. Henüz kendi otomobilimizi dahi üretemedik. Marka ismi vermeden ifade edecek olursak yıllarca İtalya ve Fransa menşeli tek tip teneke araçlara mahkûm edildik. Askerî alanda ise tamamen NATO ve ABD’ye bağlıyız. Kısaca ifade edecek olursak elinizdeki ilim ve bilim sizi başkalarına bağımlı kılmaya devam ediyorsa; siz elinizdeki ilim ve bilimle kendi kendinize yeterli hâle gelmemişseniz, siz gerçek ilimden mahrumsunuz demektir. Elinizdeki ilim Yüce Yaratıcı hariç sizi her şeyden müstağni kılmadıkça kayıpsınız.

“Ya Rabbi faydalı ilimden bizleri nasipdâr kıl” diye dua ediyoruz. Bu nedemektir? Faydalı ilim ne demektir? İşte baştan beri ifade etmek istediğimiz o ki; ilim, her yönüyle bize faydalı olandır. İlim, bizi yüce erdem ve faziletlere götürecekse ilimdir. Yüce dinimiz İslâm bu potansiyele haizdir. Ancak Müslümanlar olarak bizler bu ilimden gereği gibi faydalanamıyoruz. İlim bir cevherdir, ilim değerli bir maden gibidir onu gün yüzüne çıkarmak için işin erbebına ihtiyaç vardır. Âlimlerimiz bu işin erbabı olmak durumundalar. Ve her Müslüman ilme talip olmak durumundadır. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz (s.a.a), “İlim öğrenmek kadın erkek her Müslümana farzdır”diye buyurarak; ayrıca, “İlim mü’minin yitiğidir onu nerde bulsa almalıdır” diyerek biz ümmetini ilme teşvik etmektedir.

Velâyet Şahı İmâm Ali ise, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” diyerek ilmin önemini vurgulamış olmaktadır. Ancak günümüz Müslümanları ilme ne kadar aşık, ilimle hangi kulvarda ve ne kadar iştigal ediyor? Elimizdeki bilgi birikimi, elimizdeki ilim bizleri nereye taşımaktadır? Elimizdeki bilimsel ve ilmî veriler yolumuzu ne kadar aydınlatmaktadır? Genel anlamda ifade edecek olursak İslâm ümmeti karanlık bir çıkmaz sokakta bocalayıp durmaktadır. İran İslâm Cumhuriyeti mümessillerinin neden bu kadar bilime önem verdiklerini şimdi daha iyi anlaşılıyor. Çünkü bizim bugün en büyük ihtiyacımız bu.

Az önce aktardığımız gibi Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) biz ümmetini sürekli ilimle iştigal etmeye teşvik ederken elbette ki Kûr’ân’ı referans almaktaydı. Zira Yüce Rabbimiz bir çok ayet-i kerimede biz Müslümanları ısrarla ilime teşvik etmektedir. Ve bilenlerle bilmeyenlerin asla bir olamayacaklarına vurgu yapmaktadır:

 “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüphesiz akıl sahipleri öğüt alıp düşünürler.” (Zümer:9)

Başka ayet-i kerimelerde Yüce Rabbimiz,“Düşünmez misiniz?” “Akletmez misiniz?” “Düşünüp öğüt alan yok mu?” (Kamer:17, Hud:51, Nahl:44) diye buyurarak insanları düşünmeye, tefekkür etmeye, öğüt almaya ve ilimle iştigal etmeye teşvik etmektedir. Hiç kuşkusuz, bugün Müslümanların en çok ihtiyacı olan şey kendilerini erdemli kılacak ve fazilet erbebı yapacak ilimdir. Eğer Müslümanlar gerçek manada erdem ve fazilet sahibi olurlarsa dünyaya da erdem ve fazileti hakim kılarlar. Müslümanlar ilimle dünyaya barış ve adaleti getirebilirler. Kaba kuvvetle, zorla ve baskıyla asla değil. Müslümanlar, bilimle, teknoloji ile elbette güçlü olmalılar. Ancak ellerindeki bu güç mazluma, mustazafa güven vermeli, zalime ise korku salmalıdır. Asıl olan ise yeryüzüne sevgiyi, adaleti ve barışı hakim kılmaktır. İşte başlıkta da aktardığımız ayet bu şekilde maksadını izhar etmiş oluyor:

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüphesiz akıl sahipleri öğüt alıp düşünürler.” (Zümer:9)

 
Öne Çıkan Haberler