“İzzet ve şeref Allah’ın, Resulü’nün ve Mü’minlerindir”

Hazım Koral

1178 kere okundu
1 Mart 2016 Salı
215973_140028932731896_1451794_n.jpg

Kullanmış olduğumuz başlık, Munâfikûn Sûresi’nin 8’nci ayetidir. Amenna ve saddekna, yani Yüce Rabbimiz doğruyu söylüyor. Allah ve Resulü’nü anladık, peki ayette geçen izzet ve şeref sahibi mü’minler kimlerdir? Aslında bunu anlamak da zor değil! Bunlar  Allah Teâlâ’nın mutahhar kıldığı gerçek veli kullardır. Bir de tarihin her döneminde kulluk vazifelerini bi hakkın yerine getiren takva ehli salih kimselerdir. Bu açıklamamıza zaten hiçbir Müslümanın itirazı olmaz; bizim bu satırlarda açıklamak ve sorgulamak istediğimiz husus ise ümmet genelindeki Müslümanların hâlidir.

Söz konusu ayetin özele şamil olan yönü mutlaka var, ancak biz bunun genele tekabül eden tarafını da görüyoruz. Yüce Rabbimiz genel anlamda adeta Müslümanlara hedef gösteriyor. Yani ümmet olarak uluslararası arenada ve dünya halkları nezdinde olmamız gereken yeri ve konumu bildiriyor. Ancak ne yazık ki, İslâm ümmetinin genel durumuna baktığımız da söz konusu ayetle tenakuza düşüldüğünü, yani çelişildiğini görüyoruz. Müslümanların yaşadığı coğrafyaların pek çoğunda zulümler, gerginlikler, iç çatışmalar ve kan gövdeyi götürüyor. Myanmar adeta unutuldu. Kendi yaşadıkları topraklardan sürülen insanların içler acısı hâli bugün ne durumda bilen var mı? Bir çoğu zaten sürülürken katliama uğradı. Ace-Sumatra hâlâ durulmuş değil.

Keşmir’e bakıyoruz, orada da Hindu zulmü devam ediyor. Doğu Türkistan hakeza.. Tacikistan’da Müslümanlara yapılan zulüm eski Tunus’u aratmıyor. Sokaktaki kadınların bile başörtüsüne el uzatılıyor. Polis adeta sürek avına başlamış. Yolda yakaladığı sakallıyı karkola götürüyor ve tartakladıktan sonra sakalını kazıtıyor. Pakistan’a bakıyoruz, orası da bir türlü istikrara kavuşamıyor. Tekfirci gruplar da adeta cirit atıyor. Orada da sık sık intihar saldırılarına tanık oluyoruz. Afganistan’ın hâli ise tamamen içler acısı. Bu ülke 79’daki Rus işgalinden sonra adeta harabeye döndü. Özellikle ABD işgalinden sonra ülke baştanbaşa bir enkaz yığını hâline geldi. Bugün bile sık aralıklarla intihar eylemleri vuku bulmakta. İntihar saldırılarının sık sık yaşandığı ülkelerden biri de Irak. Saddam kalıntılarının ve tekfirci grupların en çok yaptığı eylemlerden biri de intihar saldırılarıdır. Bu eylemlerde genellikle savunmasız sivil insanlar hedef alınmaktadır.

Bir başka İslâm coğrafyası olan Libya’ya göz atıyoruz. Kaddafi sonrasında ülke bir türlü durulmadı. Başta Fransa olmak üzere NATO güçleri, yaptıkları bombardumanlar ve hava saldırılarıyla Libya’yı tarumar ettiler. Ne yazık ki, Türkiye’de buna alet oldu. Libya şu anda fiilen üçe bölünmüş vaziyette ve aşiretler arası savaş bütün şiddetiyle devam ediyor. O güzelim coğrafyayı ne hâle getirdiler. Petrol ise Fransız şirketleri tarafından hortumlanmaya devam ediyor. Nijerya’ya bakıyoruz, orada da Ehl-i Beyt muhibbi Müslümanlar mevcut rejim tarafından zulme uğruyor. Kısa bir süre önce binin üzerinde Müslüman rejim güçlerince katledildi. Somali’ye geçiyoruz; orası da bir türlü istikrara kavuşmadı.

Suriye’ye bakıyoruz! Suriye’nin bakılacak yeri kalmamış adeta! Beş yıldan beri süren iç savaş sonucu bu ülke de baştanbaşa tarumar olmuş vaziyette. Dünyanın birçok ülkesinden gelen veya cennet vaadi ile getirtilen piskopat ruhlu tekfirci sürüsü katliam üzerine katliam yapmaya devam ediyor. Ve bunlar katliamlarında hiçbir ayırım yapmıyorlar. Kendilerinden olmayanları Şiî, Sünnî ve Alevi ayırımı yapmadan en vahşiyane yöntemlerle öldürüyorlar. Fakat gelen son haberlere göre tekfirci gruplar büyük zayiatlarla tek tek bölgeyi terk etmeye başlamışlar. Ama ne yazık ki, arkalarında bıraktıkları enkaz yığınına dönmüş bir ülke var orta yerde. Ve yaşadıkları toprakları terk etmiş milyonlarca mülteci. Ölenlerin sayısı ise 300 bini aşmış vaziyette.

Yemen’e geçiyoruz. Bu fakir ve az gelişmiş ülkenin mazlum halkı 32 yıllık diktatörlüğü devirip bir devrim yapınca, bundan en çok Suud rejimi rahatsız oldu ve hemen harekete geçip Yemen’i deniz, hava ve karadan olmak üzere üç koldan kuşatıp bombalamaya başlamış oldu. Ve bu katliamını 8-9 aydır sürdürüyor ama dünyanın gıkı çıkmıyor. Suud rejimi aynı zulmünü Bahreyn’de de icra ediyor. Bahreyn halkı mevcut baskıcı saltanat sistemine karşı şiddete baş vurmadan nümayişler yapmaya kalktığında Suud rejimi alel acele askerî birlikleriyle bu ülkeyi işgale koyuldu. Suud askerleri burada da halkı sindirmek için acımasızca katliamlarını sürdürdü.

Sayın okuyucumuz, kısaca İslâm coğrafyalarındaki içler acısı durumlarla ilgili aktarımlarda bulunmuş olduk. Bunlar zaten bilinen gerçekler. Asıl bizim bu satırlarda ifade etmek istediğimiz, başlığımızdaki ayetin ihtiva ettiği tanımdan ümmet olarak ne kadar uzak olduğumuzdur. Böyle mi olmalıydık. Biz Kûr’ân’da ön görülen ve Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) Medine-i Münevvere’de pratize ettiği medeniyetten ne kadar da bi haberiz. “Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz, iyi olanı tesis eder, kötü olanı bertaraf edersiniz.” (Al-i İmrân:110) diye beyan edilen ilâhî buyrukları pratize etmekten ne kadar da uzağız.

İslâm ümmeti olarak içerisinde bulunduğumuz bu zillet hâlinden kurtulmanın yollarını aramalıyız. Bu içler acısı hâlimiz adeta kanıksanmış durumda. Oysa Yüce Rabbimiz Rad Sûresi’nin 11’nci ayetinde şöyle buyurmaktadır:“Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah da o toplumun durumunu değiştirmez.” Şu halde biz İslâm ümmeti olarak köklü bir tecdid hareketine, yeni bir aydınlanmaya ihtiyacımız var. Karanlık bir dönemden geçiyoruz. Dağınıklığımızı Batılı emperyal güçler fırsat bilip üzerimize tebelleş olmuş. Zenginliklerimiz talan ediliyor. Üzerimizde tam bir sömürü düzeni var. Öte yandan Güneydoğu’da terör yine hortladı. Bölgeden her Allah’ın günü ölüm haberleri geliyor. Ha “bitti, bitecek” derken yeniden alevlendi. Yüz yıl önceleri temelleri atılan ırkçı-ayırımcı politikaların ceremesi 35-40 yıldır çekiliyor.

Oysa biz bölge halkıyla dinde kardeşiz. Peki bu niza ve bu düşmanlık neden? Biz bölünmek değil, bölünmüş parçaları birleştirmek ödevindeyiz. Şu bir gerçek ki, bu ümmet ulus devletlere bölündükten sonra izzet ve şerefini yitirmiş oldu. Birlikten güç-kuvvet doğar. Biz birliğimizi yitirdikten sonra güç ve kuvvetten düştük. Zelil olduk. Madara olduk. Dünya halkları nezdinde beş paralık onur ve haysiyetimiz yok. Hamasi duygularla yazılıp çizilenler tek kelime ile züğürt tesellisi. Kendimizi kandırmayalım. Bilimde, sanatta, teknolojide hangi kulvardayız, hangi minvâl üzereyiz? Bırakın tekniği teknolojiyi, İslâm coğrafyaları kan gölü. Bu kan ne zaman duracak? Akan kanı durduracak bir İslâm barış gücümüz yok. NATO’dan, ABD’den medet umuyoruz. Bu zillet değil de nedir?

Öylesine bir güç yitimi yaşıyoruz ki, bu zilletin farkında değiliz. Rabbimiz uyarıyor: Eğer birlik olmazsanız gücünüz gider. ”Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin (birlik olun) ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl:46) Evet ne yazık ki, İslâm ümmeti birliktelik ve vahdet hususunda sabır ve tahammülde bulunmadı. Niza ile birbirlerinden ayrıldı, ulus devletlere bölündü. Avrupalılar kadar olamadık. Onlar dünyevî menfaatleri icabı birleştiler. Oysa biz iman etmiş bir halkız; bu nedenle bizim birlikteliğimizi tesis etmemiz akidevî bir zorunluluktur. Bundan kaçanlar ve bunun için çabalamayanlar hiç kuşkusuz büyük bir vebal altındadır.

“Allah'a verdikleri sözü, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi kesip koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte  lânet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir.” (Rad:25)

Ayette geçen “yurdun kötü olanı onlar içindir” hem dünyaya hem ahirete tekabül etmektedir. Dünyadaki hâlimiz pür melalimiz zaten ortada.

Sonuç olarak ifade edecek olursak, başlıktaki ayettende anlaşıldığı üzere izzet ve şeref sahibi olmak ilâhî buyruk muvacehesinde bir zorunluluktur. Ümmet olarak bu yitik değerimize kavuşmak için büyük bir ivedilik içerisinde olmalıyız. Çabamız, uğraşımız ümmetin vahdeti için olmalıdır. Vahdet için atacağımız her adım, birliğimiz için sarf edeceğimiz her söz bizi vebalden kurtarmaya doğru götürecektir. Aksi hâlde ümmetin bugünkü durumuna bigâne kalmak, kayıtsız olmak, “gemisini kurtaran kaptandır” deyip kendi alanı ve hizbi içine hapsolmak asla Müslümanca bir tavır değildir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bir hadis-i şeriflerinde ikaz mahiyetinde şu sözleri dile getiriyor:“Müslümanların derdiyle dertlenmeden sabahlayan bizden değildir.” Ne diyelim, bundan öte daha yalın bir uyarı var mıdır?

 


 

 

Öne Çıkan Haberler