Mezhep İmamlarının Ehl-i Beyt'e bakışı ve sonrasındaki eksen kaymaları

Hazım Koral

1045 kere okundu
12 Mayıs 2016 Perşembe
215973_140028932731896_1451794_n.jpg

Öncelikle belirtmiş olalım ki, mezhep imâmı diye bilinen şahıslar müstakil anlamda mezhep kurmamışlardır. Verdikleri fetvalardan ve yaptıkları içtihadlardan mütevellit “müntesiplerinin ileri gelen alimleri tarafından” tasnif edilerek ve yazılı metin hâline getirilerek oluşturulmuş fıkhî ekollerdir mezhepler. O günkü konjonktürel şartlar ve özellikle Ehl-i Beyt imâmlarına yönelik abluka, kuşatma ve ambargolardan dolayı ahalinin fıkhî sorunlarını çözümlemede müracaat edecekleri mercinin olmayışı ve Ehl-i Beyt imâmlarına ulaşamamak gibi bir handikapın olması söz konusu mezheplerin zuhuruna zemin hazırlamıştır. O zaman diliminde iletişim imkânlarının da kısıtlı olması her yerleşim biriminde bir mezhebin zuhurunu da beraberinde getirmiş adeta. Rivayetlere göre Abbasiler döneminde 80 – 100 dolayında mezhep oluşmuş.

Âlim diye bilinen ve ne yazık ki çoğu da âlim olmayan kişilerin verdiği fetvaların doğruluğuna, sahihliğine bakılmaksızın, tetkik ve tahkik edilmeksizin taklitçi ve teslimiyetçi bir zihniyetle yaklaşılan mezheplerin neşvü nema bulması hiç de zor olmamış. Günümüzde bile, bu bol kepçeden ve amiyane tabirle işkembeden atma furyalarına “zenginliğimiz” ve “kolaylık” adının verilmesi söz konusu nevzuhur mezheplerin teyid ve tescilini beraberinde getirmiş. Bunlar meşruiyetlerini nereden almaktadırlar buna hiç bakılmamaktadır. Açık ve yalın bir şekilde ifade edecek olursak Kûr’ân ve Sahih Sünnet’in yanı sıra Ehl-i Beyt’i referans almayan bir müctehid daha işin başında meşruiyetini yitirmiş demektir. Zira Kûr’ân ve Sahih Sünnet’in muhafızı ve müfessiri her cihetten Ehl-i Beyt imâmlarıdır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) Sünnî kaynaklarda da maruf olan bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: "Size iki paha biçilmez emanet bırakıyorum; bunlara temessük etseniz necât bulursunuz: Biri Kitâbullah, diğeri Al-i Beyt'imdir." (Tirmizî, Menâkıb:31; Müsned, 3:14, 17, 26) "Çünkü, Sünnet-i Seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Al-i Beyt'tir." (Said Nursî, Dördüncü Lem'a, s:27) Bir başka hadis-i şeriflerinde ise, “Benim Ehl-i Beyt’im Nuh’un gemisi gibidir. Ona sığınan kurtuluşa erer, yüz çeviren ise helâk olur.” Yine başka bir hadis-i şeriflerinde ise âlim diye geçinenler için uyarı mahiyetinde şu çarpıcı ifadeler kullanılmaktadır: “Benim Ehl-i Beyt’im’e öğretmeye kalkmayın, bilakis dininizin hükümlerini onlardan öğrenin, onlar sizin âlimleriniz ve önderlerinizdir.”

Sevgili Peygamberimizin (s.a.a) bu sözleri âdeta Nisa Sûresi’nin 59’ncu ve Şura Sûresi’nin 23’ncü ayetlerini tefsir etmektedir. Zira bu ayetlerde mutlak itaat ve mutlak ihtiramdan söz edilmektedir. Mutlak itaat ve mutlak ihtiram ancak mutahhar olana yapılır. Ahzab Sûresi’nin 33’ncü ayeti bu gerçeği ibraz etmektedir. Nisa Sûresi’nin 59’ncu ayetinde geçen ulu’l emr’den kasıt Ehl-i Beyt imâmlarıdır. Zira ayette mutlak itaatten söz edimektedir. Şûra Sûresi’nin 23’ncü ayetinde ise ihtiram kavramı şöyle geçmektedir: “Ey Resulüm! De ki: ‘Bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum; ancak Ehl-i Beyt’ime meveddet (sevgi ve ihtiram) göstermenizi istiyorum.”

İşte bu gerçeklikten yola çıkarak İmâm Malik, İmâm Şafî, İmâm Ahmet bin Hambel, İmâm Ebu Hanife ve İmâm Nesai Ehl-i Beyt imâmlarına ve onların nezdinde çağdaşları olan İmâm Câfer’e (a.s) saygıda ve hürmette kusur etmemeye çalışmışlardır. İmâm Malik müntesiplerine fetva verirken İmâm Câfer’i (a.s) referans almaktaydı. Örneğin namaz kılarken el bağlanmaması gerektiğine ilişkin İmâm Câfer’in namaz şeklini örnek göstermiştir. Tarihî kaynaklara baktığımızda İmâm Malik, zalim yöneticilere itaat edilmemesi hususunda müntesiplerine sürekli öğütlerde bulunduğunu görüyoruz. Bu düşüncesinden dolayı İmâm Malik “Ehl-i Beyt’in yolundan gitme adına” zamanın sultanlarına itaati zül bilmiş ve onların saraylarında kadılık görevini almadığı için hapishanelere tıkılmış, olmadık işkenceler görmüş ve zindanlarda şehid edilmiştir.

İmâm Şafî ise Şûra Sûresi’nin 23’ncü ayetinden mütevellit Ehl-i Beyt’e olan ihtiramın farziyetinden yola çıkarak, “Tehiyatta Ehl-i Beyt’e salavat getirilmeyen namaz batıldır” demek suretiyle saygı ve hürmetini izhar etmiştir. Ayrıca İmâm Şafî her fırsatta Ehl-i Beyt’in faziletlerini halka anlatmaktaydı. Bundan dolayı saray yalakalarınca Rafizî ithamlarına maruz kalıyordu. O ise cesurca şu meşhur sözünü dile getiriyor: “Eğer Ehl-i Beyt’i sevmek, eğer Ehl-i Beyt’e hürmet ve ihtiram göstermek Rafizî’likse, bütün dünya bilsin ki ben Rafizî’yim.” Bilindiği gibi Rafizî Ehl-i Beyt sevgisi hususunda ifrata giden kesime denilmektedir.

Ahmet bin Hambel’e bakıyoruz o da Ehl-i Beyt’e saygıda hürmette kusur etmemeye çalışıyor. Birgün İmâm Hanbel’e “Sahabelerden sırası ile hangileri daha faziletlidir?” diye sorduklarında tek tek başlıyor saymaya, ancak saydıkları arasında İmâm Ali yoktur. Bunun nedenini sorduklarında ise şu çarpıcı cevabı veriyor: “Evet o sahabedir, ancak saydıklarımın mesabesinde değildir; zira o Peygamberin öz nefsi mesabesindedir.” Görüldüğü gibi Ahmet bin Hambel nezdinde İmâm Ali (a.s) normal bir sahabe değil, Allah Resulü’nün nefsi mesabesindedir. Bunu neye istinaden söylüyor? Çünkü o biliyor ki İmâm Ali’nin (a.s) ve Sevgili Peygamberimiz’in ruhu aynı nûrdan yaratılmıştır. Bunu bizzat Resulü Ekrem Efendimiz müteradif defalar dile getirmiştir. Şu hâlde İmâm Ali (a.s) diğer sahabelerle nasıl kıyaslanabilir? Onun ilmî yüzceliğini, onun üstün liyakatini ve velâyet makamını zaten kimse inkâr edememektedir.

İmâm Hanife’ye gelince, tarihî kaynaklarda geçtiği üzere o İmâm Câfer’in (a.s) evlatlığıdır. İmâm Hanife şöyle bir itirafta bulunuyor: “Eğer iki yıl ben İmâm Câfer’den ders almasaydım helâk olmuştum.” Ebu Hanife içtihatta bulunurken kıyasa müracaat ettiği için zaman zaman hocası İmâm Câfer’den azar işittiği de bilinmektedir. Ebu Hanife İmâm Zeyd’in kıyamı için on bin dirhem yardımda bulunduğu yine tarihî kayıtlarda geçmektedir. (Bilindiği üzere İmâm Zeyd dönemin saltanat sahiplerini gasıp olarak gördüğü için Ehl-i Beyt adına kıyam etmiş cengâver bir şahsiyettir.) Ebu Hanife tıpkı İmâm Malik gibi “Ehl-i Beyt’in yolundan gitme adına” saltanat sahiplerinin  kadılık teklifini reddettiği için işkence görmüş ve zindanlara atılmıştı. Bu demektir ki Ebu Hanife dönemin zalim yöneticilerini meşru görmemekteydi. Büyük hadis âlimi Nesai ise İmâm Ali (a.s) ile ilgili bir eser yazdığı ve Ehl-i Beyt’e yönelik methü senalarda bulunduğu için zindanlara atılarak zamanın sultanlarınca katledilmiştir.

Mezhep imâmları ile ilgili verdiğimiz örnekleri aslında çoğaltabiliriz. Ancak bu örnekler bile meramımızı anlatmaya yetmektedir. Zira bütün tarihî kayıtlarda geçtiği üzere mezhep imâmları Ehl-i Beyt’e ilişkin tutum ve tavırları hep pozitif olmuştur. Ancak kendilerinden sonra onların postuna oturanlar aynı hassasiyeti ne yazık ki gösterememişlerdir. Özellikle sarayla olan ilişkilerine baktığımızda tam bir teslimiyetçi tavır içerisinde olduklarını görmekteyiz. Ebu Hanife’nin iki meşhur talebesi İmâm Yusuf ve İmâm Muhammed buna en somut örnektir. Saray, bu tür şahıslarla olan bol ulûfeli teşrik-i mesailer sonucu, ne yazık ki Ehl-i Beyt imâmları ve ahali arasında büyük bariyerler, büyük engeller oluşturdular. Aynı minvâl üzere halk ile Ehl-i Beyt arasına mesafeler sokmak için verilen fetvalarla algı operasyonları yapıldı. Ehl-i Beyt muhibleri ümmet bünyesi içerisinde Rafizîlik ithamlarıyla dışlandı, ötekileştirildi ve marjinal bir grup hâline getirildi. Bu kasıtlı operasyonlar sonucu zamanla ümmet bünyesinde Ehl-i Beyt’e ilişkin olunmaz bir eksen kayması yaşanmış oldu.

Bu erozyon, bu kasıtlı tahribat nasıl telafi edilir ona bakmak durumundayız. Aradan 1400 yıl geçmiş. Güzel ahlâk ve güzel huyun mücessem şahitleri olan Ehl-i  Beyt imâmlarının öğretmenliğinden mahrumiyet bu ümmete pahallıya mal oldu. “Bir toplum, kendisinde olan güzel ahlâk ve huyu değiştirmedikçe Allah’da onların durumunu değiştirmez.” (Rad:11) Güzel ahlâk ve huyun canlı şahitlerinden yüz çevirmek nice mahrumiyetleri de beraberinde getirmiş bulunmaktadır. Başta İmâm Ali olmak üzere bütün Ehl-I Beyt imâmları Kûr’ân-ı Natık’tır (konuşan Kûr’ân’dır). İşte İslâm ümmetinin ezici çoğunluğu zaman ve süreç içerisinde bu Kûr’ân’dan yüz çevirdi, bu Kûr’ân’ı terk etti, bu Kûr’ân’ı mahcûr bıraktı.

 “O gün peygamber der ki, ‘Rabbim bu ümmetim Kûr’ân’ı mahcûr bıraktı.” (Furkan:30)

Şu gerçeği de itiraf etmiş olalım ki, söz konusu ettiğimiz mezhep imâmları aslında mezhep filan kurmamışlardır. Daha sonraları onların yolundan gittiğini iddia eden bazı zevat verilen fetvaları tasnif ederek ve yazılı metin hâline getirerek onlar adına bu ekolleri oluşturmuşlardır. Tabi ki, bu tasnif işi motamot yapılmamış ve yorum eklemeleri yapılmıştır. Bazen de bu yorum ve şerh düşmelerle isnat edilen mezhepler adına yeni yeni fetvalar verilip içtihadlarda bulunmuşlardır. Bu nedenle kaynaklarda sıkça geçtiği üzere, “İmâm Yusuf’a göre şöyledir, İmâm Muhammed’e göre böyledir” denilmekte. Zamanla ilk verilen fetvalardan ve dolayısıyla o fetvaları veren şahıslardan öylesine fersah fersah uzaklaşılmış ki, mevcut mezhep zamanla tamamen farklı renge bürünmüş. Ama ne yazık ki, tabela değişmemiş ve değiştirilmemiş. Oysa bugün mevcut mezheplerden birine kendisini nispet eden bir şahıs, söz konusu mezhebin asli çizgisine yüzde kaç uyabilmektedir? Olayın bu boyutu nedense hiç gündeme getirilmemekte ve hiç tartışılmamaktadır.

Özellikle söz konusu mezhepler adına saraylarda verilen fetvalar saltanat sahiplerinin arzu ve talimatları üzerine verilmekteydi. Öte yandan tarih boyu zalim yöneticilerin Ehl-i Beyt düşmanlığı da bilinen bir gerçek. Bu durum karşısında saraylarda verilen fetvaların içeriği de elbette Ehl-i Beyt düşmanlığına yönelik olacaktır. Bu düşmanlık bazen en hafifiyle Ehl-i Beyt yok sayılarak, Ehl-i Beyt’in esamesi okunmayarak yapılmıştır. (Ki bu yöntem bugün bile devam etmektedir.) Bazen de Ehl-i Beyt ekolünün hilafına fetvalar verilerek ekarte ve elimine işlemi yapılmıştır. Özellikle söz konusu ettiğimiz mezhep imâmları tıpkı Ehl-i Beyt imâmları gibi saltanat sahiplerini meşru görmemelerine ragmen onların yolundan gittiğini, onların ardılları olduğunu iddia eden zevat öylesine akla ziyan söylemlerde bulundular ki, “Zalim de olsa, fasık da olsa başınızdaki yöneticilerinize itaat edin” fetvalarıyla saltanat sahiplerini Müslüman halk nezdinde meşrulaştırmış oldular. Maatteessüf bu anlayış zamanla Müslüman ahali nezdinde kabûl görmüş oldu.

Böylesi fetvalarla oluşturulan din algısının öz Muhammedî İslâm’a uygunluğu ne kadardır, bunu hiç düşündük mü? Açık yüreklilikle ifade edecek olursak iş o raddeye vardı ki, Ehl-i Sünnet ekolleri için “Muâviye İslâmı” denilir oldu. Bunun nedeni ise çok açık; Muâviye’nin empoze ettiği din anlayışında “zalimlere itaat” bir fıkhî vecibe olarak karşımıza çıkmaktadır. Öte yandan öz Muhammedî İslâm’a yani Kûr’ân İslâm’ına baktığımızda deniliyor ki: “Zalime meyletme, zalime itaat etme yoksa sana da ateş dokunur.” (Hûd:113, Şuara:151) Yani, zalime itaat etme yoksa cehennemlik olursun. Görüldüğü gibi zalimlere itaati öğütleyen bir din İslâm olamaz. Bu mesele aslında bu kadar açık ve nettir.

     

 
Öne Çıkan Haberler