Kanlı darbe girişimi hangi amaca matuf

Hazım Koral

830 kere okundu
23 Temmuz 2016 Cumartesi
215973_140028932731896_1451794_n.jpg

Devlet yönetimini ele geçirme amacıyla tarih boyunca birçok ihtilâller ve darbe girişimleri olmuştur. Bunların bazıları başarılı olmuş ve rejimler değişmiştir. Bazıları ise sonuca ulaşmadan akamete uğratılmış ve bastırılmışlardır. Bunlardan bir kısmı ise başarılı olmalarına rağmen geçen zaman içerisinde halkın beklentilerine gereği gibi cevap verememişler ve yıkılıp gitmişlerdir. Buna 17 Ekim 1917 Rus Bolşevik ihtilâlini örnek verebiliriz. Zaman içerisinde Komünizm ideolojisinin bir ütopya olduğu anlaşılmış ve 70 yıllık zulmün ardından yıkılıp müzedeki yerini almıştır. 14 Ağustos 1789 Fransız Devrimi ise sürekli kabuk ve isim değiştirerek bir şekilde hayatiyetini sürdürmektedir. Hiç kuşkusuz bu hayatiyet adalet temeline dayalı oluşundan değil sinsi sömürü düzenini şeytanî bir üslupla sergilemesindendir.

İslâm dünyasına baktığımızda devrim ve karşı devrim hareketlerine her zaman tanık olunmuştur. Bu süreç Allah Resûlü’nün ahirete irtihaliyle başlamış Emevîler’le zirveye ulaşmış ve tarih boyunca devam etmiştir. Saltanat sistemlerinde genellikle iki tür darbeler olmuştur. Birincisi hanedan içerisinden bir takım darbe girişimleri. Bu tür olası darbeleri önleme adına ihtiyadî tedbir olarak alınan fetvalarla, saltanatın bekası için öz kardeşler bile katliamdan geçirilebilmiş. İkincisi ise Kerbelâ örneğinde olduğu gibi zalim ve gayri meşru yönetimlere karşı başkaldırı eylemidir. Bu tür bir eylemin haklılığını ortaya koyan saik yönetimin son derece zulüm ve baskıya dayalı bir kimliğe bürünmesindendir. Rabbimiz Şûra Sûresi’nin 39’ncu ayetinde buyuruyor ki: “Müslümanlar zulme uğradığında birlik olup karşı koyarlar.” Bu ilâhî buyruk Müslümanlar için hem bir hak ve hem bir sorumluluk arz etmektedir. Ancak terör ve anarşiye tevessül etmeden..

Bizim bu satırlarda ifade etmek istediğimiz ise cumhuriyet tarihi boyunca vuku bulan askeri ihtilâller ve 15 Temmuz’da meydana gelen son darbe girişimine ilişkin olacaktır. 60 ihtilâline bakalım! Kabul edelim ki, Menderes döneminden önce tek parti diktatörlüğü halkımıza son derece baskıcı politikalar uygulamaktaydı. Halkımız bu baskı politikalarıyla bir cendere içerisine sokulmuştu. Çok partili döneme geçilmesiyle insanlarımız kısmi de olsa dinî söyleme sahip olan Demokrat Parti’den yana tavrını koymuş ve ezici bir oy potansiyeli ile bu partiyi iktidara taşımıştır. Ancak bu durum ordu içerisinde totaliter ve baskıcı bir yönetimden yana olan bir takım generaller gizli mahfillerde aldıkları kararla ihtilâl yapmış oldular. İşin acı veren tarafı ise bu ihtilâl esnasında halkımızın hiçbir tepki vermemesidir. Bu suskunluğun en büyük etkisi, tek parti diktatörlüğü döneminde halkımızın uğramış olduğu zulümlerden dolayı silik bir kimliğe duçar olmasındandır. Kolay değil! Sürekli baskı altında tutulan bir halktan onurlu bir başkaldırı eylemi beklenemez elbette!

Biz bunu 71 askerî mıhtırasında da görmekteyiz. O dönemde metazori olarak Nihat Erim hükümetini kurmuşlardı. 6 Mayıs 1972 yılında Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan haksız yere idam edilmişlerdi. 12 Eylül 80 darbesine bakıyoruz! Kenan Evren diktatörü askeri ihtilâlle işbaşına geçiyor. 17 yaşındaki Erdal Eren’i ve (bir ülkücülerden, bir solculardan olmak üzere) daha birçok fidanı idam ettirmişti. Tam bir gestapo anlayışı ile ülkeyi yönetiyordu. Bununla yetinmeyip bir süre sonra yine metazori olarak cumhurbaşkanlığı makamına oturmuştu. Kenan Evren diktatörü açık açık halkı tedip edilmesi gereken bir sürü olarak görmekteydi. Onun döneminde özellikle mütedeyyin halkımıza çok zulümler yapıldı. Müslüman halkımız adeta sürek avına tutulmuştu. Başörtüsü yasağını protesto eden gençler tutuklanıp günlerce süren işkencelerin akabinde, “Cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturarak devleti yıkmaya teşebbüs” maddesinden idamla yargılanmak üzere Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne sevk edildiler. Bu gençlerden biri de bu satırların sahibinin kardeşi, Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi öğrencisi Aydın Koral idi. 

12 Eylül ihtilâli gerçekleştiğinde ABD’de ki yetkililer “Bizim çocuklar darbe yaptı, telaşa gerek yok” demişlerdi. Bilindiği üzere 11 Şubat 1979 yılında İran coğrafyasında İslâm Devrimi vuku bulduğunda Batılı emperyalist güçler son derece rahatsız olmuşlardı. Bu devrimin komşu ülkelerde domino etkisi yapmaması için ABD tarafından Pakistan ve Türkiye’de askeri darbeler devreye sokulmuş oldu. Ali Şeriati’nin ifadesiyle, “Dine Karşı Din” düşüncesiyle yine ABD tarafından “Yeşil Kuşak Projesi” bu amaca matuf olarak devreye sokulmuştu. Malum şer odakları o dönemde Fethullah Gülen’i keşfetmiş ve Yeşil Kuşak Projesi’ne hizmet için ona da bir misyon yüklemişti. Dünyanın yüze yakın ülkesinde okul açmaları bu faaliyetin ana eksenini oluşturmaktadır. İğdiş edilmiş - sofistike İslâm anlayışının temelleri böyle atılmış ve “Yeşil Kuşak Projesi” hayata geçirilmişti. Bir tarafta anti emperyalist düşüncenin radikal savunucusu “İslâm Devrimi”, diğer tarafta şer odakların güdümünde “Amerikan İslâm’ı”!

Hummalı bir çalışma içerisinde bu süreç böyle devam ederken anti emperyalist duruşu ile temayüz etmiş olan Milli Görüş Hareketi merhum Erbakan’ın önderliğinde 96 yılında iktidara gelmiş oldu. Bildiğiniz üzere merhum Erbakan siyasî hayatı boyunca İslâm’ı referans alarak dile getirdiği ve slogan olarak kullandığı aidiyetimize taalluk eden söylemleri vardı. Bunları maddeler olarak sıralayacak olursak: 1- İslâm Birleşmiş Milletler Teşkilatı. 2- İslâm Savunma İşbirliği Teşkilatı. 3- İslâm Ekonomik İşbirliği Teşkilatı. 4- İslâm Ortak Para Birimi. 5- İslâm Kültürel İşbirliği Teşkilatı. 6- İslâm Dünya Bankası. 7- İslâm Uluslararası Para Fonu. 8- İslâm Teknoloji Geliştirme Merkezi. 9- İslâm Medya Ve Sinema Teşkilatı. 10- İslâm Aile, Kadın Ve Çocukları Koruma Teşkilatı.

Aktarmış olduğumuz bu maddelerin temelinde İslâm Ümmeti’nin vahdeti ve güç birliği esas alınmaktadır. Hiç kuşkusuz bu projeden en çok, temel hedefi “böl - parçala - yut” olan ve bu yöntemle Müslüman beldeleri sömüren emperyalist güçler rahatsız olacaktır. Nitekim “Refah-Yol” hükümetine ancak bir yıl dayanabildiler ve 28 Şubat Post-Modern darbesini devreye soktular. Kısacası üstü örtülü bir askerî ihtilâl ile “Refah-Yol” hükümetini devirmiş oldular. Ne yazık ki, söylem ve demeçleriyle hükümetin devrilmesine ön ayak olan Fethullah Gülen ve medyasından başkası değildi. Gülen’in ağzından kendi gazeteleri, “Beceremediniz, bari istifa edin” diye manşet atıyorlardı.

 

İşin ilginç tarafı bu dönemde Selâm Gazetesi çalışanlarına terörist damgası vurularak tutuklama furyası başlatılmış oldu. Bahaneleri de Sincan’da yapılan “Kudüs Günü” etkinliği idi. Yaptıkları baskınla Selâm Gazetesi’ni kapattılar. Selâm Gazetesi Haber Müdürü Nurettin Şirin’e 17,5 yıl mahkûmiyet verdiler. Selâm Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Aydın Koral’a 18 dosya üzerinden 26 tane dava açarak toplam 157 yıl altı ay hapis cezası ile yargı süreci başlattılar. Gazetenin sahibi Hasan Kılıç’a, abone sorumlusu Abdülhamit Çelik’e, spor sayfası yazarı Mehmet Şahin’e ve daha birçok yazarına en az 6’şar yıl hapis verdiler. Aradan yıllar geçmesine rağmen, zaman aşımından dolayı dosyalar tam kapanacak iken FETÖ savcılarının devreye girmesiyle dosyalar raflardan indirilmiş oldu. Bu olayı Samanyolu TV’de katıldığı programlarla olmadık iftiralar atarak körükleyen emekli savcı Gültekin Avcı’dan başkası değildi. Özellikle “Aydın Koral’ın evinde Kalaşinkof silahlar bulunmuştur” iftirasını atıyordu. Gültekin Avcı’nın iddiası doğru olsa bu satırların sahibi de doğal olarak tutuklanması gerekirdi, zira o tarihte ikamet adresimiz orası idi. Böylesine fütursuzca iftiraların atılması acaba hangi amaca matuftur? Ayrıca Fethullah Gülen neden bu derece merhum Erbakan’a  husumet ve düşmanlık beslemekteydi? Merhum Erbakan’ın siyasî manada tesis etmek istediği idealleri İslâm’a mı tezattı ki Fethullah Hocaefendi (!) “Beceremediniz, istifa edin” diyerek rahatsızlığını ve tahammülsüzlüğünü dile getiriyordu.

28 Şubat Post-Modern darbesinin üzerinden birkaç yıl geçmişti ki AK Partisi kurulmuştu. Ak Partisi’ni kuranların çoğu Refah Partisi’nden gelmişti. Gelirken de, “biz Milli Görüş gömleğini çıkardık” diyorlardı. Milli Görüş düşmanlığı ile temayüz etmiş Fethullah Gülen ve müntesipleri bir anda AK Partisi’ni destekleme kararı almış oldular. Bu tercihten dolayıdır ki, bazı çevreler bu desteği “Cemaat – AK Parti koalisyonu” olarak değerlendirdiler. Halkımızın büyük bir kesimi olaya bu zaviyeden bakıyordu. Böylesi bir atmosferde cemaat okul ve dershane faaliyetlerini rahat bir şekilde sürdürmekteydi. Bu ara bazı dış mihraklar Ak Parti hükümetine söz geçiremez olmuşlardı. Özellikle ambargoya rağmen AK Parti hükümetinin İran ile sürdürdüğü ticari ilişkilerinden ABD ve Siyonist İsrail son derece rahatsız olmaktaydı. Cemaat zaten öteden beri İran’ı hazzetmiyordu. Milli Görüş’e olan düşmanlığının daha şedidini İran’a sergiliyordu. Bunu iyi bilen ABD ve Siyonist İsrail Cemaat’e baskı yapıp, Ak Parti’sine karşı, “İran ile ticari ilişkileri kes, yoksa aksi hâlde koalisyonu bozarım” gibi tehditlerde bulunmasını istiyordu. Tayyib Erdoğan bu tehditlere aldırış etmeden Halk Bankası üzerinde İran ile ticaretini sürdürmekteydi. Defalarca kulislerde dile getirilen tehditler İran ile ticari ilişkilere ket vurmaya yetmemişti.

Baktılar olmuyor, bu sefer Tayyib Erdoğan’ın bizzat kendisi hedef alınarak komplo plânları kurmaya koyuldular. Hatırlayacağınız üzere Erdoğan’ın bir ameliyat işi vardı! İşte bu esnada emniyet üzerinden darbe plânı yapılarak Tayyib Erdoğan’ı ve daha birçok kişiyi tutuklama arzusunda idiler. Ancak ameliyat işinin bir saat gecikmiş olması bu menfur plânı suya düşürmeye yetmişti. Bu sefer 17-25 Aralık tarihlerinde yine emniyet üzerinden bir darbe plânını devreye sokmak istediler. Halk Bankası’na yapılan baskın tamamen bir komplodan ibarettir. Makedonya’da yapılacak bir üniversiteye bağış olarak tahsis edilen bu para bir yönüyle ibraz edilemeyecek nitelikteydi. Bu bağış her şeyden önce resmi olarak yapılmamıştı. Ambargoya rağmen yapılan ticaretin bahşişi niteliğinde idi. Bunu İran’dan bizimkiler mi talep etmiş bunu bilmiyoruz. Banka müdürüne para o gece teslim ediliyor. FETÖ istihbaratı iyi çalışıyor ki, o gece harekete geçip baskını gerçekleştirdiler. Bu yapılan lokal bir operasyon değildi. Amaç hükümeti devirip rejimi ele geçirmekti. Bir zamanlar Fethullah Gülen’in sağ kolu olan Latif Erdoğan’ın iddiasına göre Cemaat rejimi ele geçirseydi, ertesi gün Siyonist İsrail ve ABD ile işbirliği yapıp İran’a savaş açılacaktı. Neyse ki 17 – 25 Aralık operasyonlarında muvaffak olamadılar.

Operasyonun akabinde dönemin Başbakanı Erdoğan, “Bunların inlerine gireceğiz, bunların Haşşaşiler’den hiçbir farkı yok, bizi sırtımızdan hançerlemeye kalkıştılar” diyerek hemen harekete geçip tasfiye işlemini başlatmış oldu. Ancak ne kadar temizlik yapılmış olsa da bunlar devletin kılcal damarlarına kadar sızmış olduklarından dolayı istenilen sonuç bir türlü elde edilememişti. Her an bir atraksiyonda daha bulunabilirlerdi. 15 Temmuz tarihindeki darbe girişimine tanık olduğumuzda şaşırmadık. Medya mahfillerinde de zaten bu konu konuşulmaktaydı. Mutat üzere Ağustos ayında Yüksek Askeri Şura toplantısı vardı ve bir takım generaller emekliye ayrılacaktı. Bunlar ne yapıp edip bir an evvel bir şeyler yapma ihtiyacı hissettiler. Son kozlarını kullanmak için mecburiyetten işi aceleye getirdiler. Bu darbe girişimi için “altın vuruş” ifadesini kullansak yeridir. Bunun bir başka nedeni ise Fethullah Gülen’in sağlık sorunlarıyla birlikte yaşının bir hayli ilerlemiş olmasıydı. Yani diyeceğimiz o ki Fethullah Gülen ahir ömründe ne yapıp edip hilafet makamına oturmalıydı. Ama olmadı. Gülen’in hevesleri kursağında kaldı. İmâm Humeyni’ye nasip olan, ona olmamıştı.

Her şeyden önce İran’da devrimi yapan ordunun içerisinde marjinal bir grup değil, bütün katmanlarıyla yediden yetmişe halkın kendisiydi. Halk desteği olmadan devrim mi yapılırmış. Merhum Cem Karaca’nın ifadesiyle, “Bütün halk birlik olmazsa kavga haklı olmaz.” 17 – 25 aralıkta emniyet içerisinde kümelenen küçük bir grupla bu işi hâlletmek istediler. 15 Temmuz’da ise ordu içerisinden küçük bir grupla kanlı darbe girişiminde bulundular. Bu işi yaparken ağızlarına burunlarına bulaştırıp tam da traji komik bir duruma düştüler. Bu acemiliklerinden dolayıdır ki, bazı aklı evvel AK Parti muhalifleri olayı “hükümetin danışıklı döğüş babında bir komplosu” olarak değerlendirdiler. Oysa sivil halkın üzerine tankların sürülmesi, insanlarım paletler altında ezilmesi, helikopterden rasgele ateş açılması, F16 bombarduman uçaklarının şehir merkezleri üzerinden alçak uçuş yapması, meclisin ve Ankara Emniyet binasının bombalanması bu işin ciddiyetini ve vahametini de ortaya koyuyordu. Başbakan Binali Yıldırım’ın ifadesiyle, “Bütün darbeler kötüdür. Cumhuriyet tarihi boyunca birçok darbe gördük. Ancak 15 Temmuz tarihindeki darbe girişimi son derece alçakçadır. Zira bu darbenin kökü dışarıda ve bir hoca kılıklı hain tarafından organize edilmiştir. Hiçbir darbede halk havadan ateş açılarak katledilmemiştir. Hiçbir darbede Meclis ve Emniyet binası bombalanmamıştır. Hiçbir darbede halk tankların paletleri altında ezilmemiştir.”

Halkı, halkın silahı ile tarayıp katliamdan geçireceksiniz sonra bu meşru bir darbe girişimidir diyeceksiniz! Olacak iş mi? Halkın evlatları olan askerleri “tatbikata çıkıyoruz” diyerek öfkeli kalabalıkların önüne süreceksiniz, onlara bir ton sopa attıracaksınız! Sizi bu halk affeder mi? Halkın silahını halka doğrulmak ne demektir? Bu halka ihanetten başka bir şey değildir. Bu nedenle bu halk sizi affetmedi, affetmeyecek. Olay vuku bulduktan çok kısa bir süre sonra bütün Türkiye’de halk sokaklara döküldü. Cumhuriyet tarihinde bir ilk yaşanıyordu. Darbeyi bastırmanın en anlamlı yönü ise bütün Türkiye’de askeri karargâhların nizamiye kapılarına kepçe ve damperli kamyonların yığılmasıydı. 28 Şubat sürecinde Batı Çalışma Grubu’nun üssü olan Gölcük Donanma Komutanlığı’na yakın ikamet ediyor olduğumdan dolayı eyleme katılmak için orayı seçmiştim. Nizamiye kapısına koca koca kepçeler ve damperli kamyonlar yığılmıştı. Birçok öfkeli genç ise damperli kamyonların üzerine çıkmış,  sokak ve caddeler halk tarafından doldurmuştu. İnsanlar galeyana gelmiş, öfkeli bir şekilde tekbirler getirerek sloganlar atmaktaydı. Halk devrime karşı devrim yapıyordu adeta. Dışarıdaki askerlerin tesirsiz hâle getirmesi adına dayak yemeleri hariç her hangi bir taşkınlık söz konusu değildi. Gençler araçlarına binmiş korna ve klakson eşliğinde sokak ve caddelerde cirit atıyordu. Bu durum günlerce sürdü.

Evet; az önce ifade ettiğimiz gibi cumhuriyet tarihinde gerçekten bir ilk yaşanıyordu. Halkımız tek parti dönemi ezginliğinden çoktan kurtulmuş ve tam bir özgüven içerisinde darbecilere papuç bırakmamış ve onurlu bir şekilde sergilenmesi gereken tavrı ortaya koymuşlardı. Elbette ki bu darbecilerin ardılları fırsat bulsalar tekrar böyle bir girişimde bulunurlar. Ancak şu da bir gerçek ki, böylesi bir art niyet içerisinde olanlar, halkımızın bu onurlu tepkisini göz önünde bulunduracaklardır. Umarız darbeyi düşünenler akıllarını başlarına devşirmişlerdir. Halkımızın darbeye direnme refleksini gördüler. Bu onur verici direniş gerçekten cumhuriyet tarihinde bir ilktir. Kırıp dökmeden, infiale sebebiyet vermeden kansız bir karşı devrim gerçekleşmiştir. Darbe yapmayı düşünen mihraklar hiç kuşkusuz bundan sonra karşılarında “darbe savar” bir güç olarak kahraman halkımızı görecektir.  

Şu da bir gerçek ki, darbecilerin başarısız olması güçlü olmadıkları anlamına gelmemektedir. Türkiye gerçekten büyük bir tehlikenin kenarından geçmiştir. Tehlike teğet geçti. Ancak bu tehlike bitmiş değildir. Hükümet, başta TSK ve Emniyet olmak üzere bütün kurumlarda tasfiye başlatmış bulunmaktadır. Gerçi 17 – 25 Aralık sürecinde bu tasfiye işlemi başlatılmıştı ancak gelişmeler bunun yeterli olmadığını ortaya koymuş bulunmaktadır. Umudumuz o ki, bu son darbe girişiminden sonra çok daha geniş kapsamlı operasyonlarla tasfiye işlemi yürütülür. Bu bir zorunluluktur. Gözlemlediğimiz kadarıyla Gülen cemaatine halkımızın en büyük tepkisi ABD ve Siyonist İsrail ile iş tutmasıdır. Biz bunu MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a yönelik operasyonda gördük. Medyaya yansıdığı kadarıyla Hakan Fidan on tane MOSSAD ajanının isim listesini İran’a veriyor. Bu ajanlar kısa süre içerisinde tek tek yakalanıyorlar. Bu gelişme karşısında Siyonist İsrail hemen devreye girip Cemaat üzerinden Hakan Fidan’a operasyon çekmeye kalkıyor. Fidan ifade için emniyete çağrıldığında hemen dönemin Başbakan’ı Erdoğan’ı arıyor. Erdoğan, asla gitmemesini söylüyor. Ve böylece Fidan’ın tutuklanma plânı suya düşüyor. O dönemde medya bu konu hakkında günlerce haber yapıp kamuoyunu bilgilendirmişti. Aradan geçen bunca zamana rağmen 15 Temmuz darbe girişiminin akabinde ifşa olan plâna göre FETÖ’nün 9 kişilik infaz listesinin başında Sayın Hakan Fidan’ın bulunması oldukça manidardır. Kanlı darbe girişiminde bulundukları gece Ankara’daki Milli İstihbarat binasına helikopterlerle saldırıp sabaha kadar çatışmayı sürdürmeleri düşmanın nereye odaklandığını çok bariz bir şekilde ortaya koyuyor.

Kısacası ifade etmek istediğimiz o ki, Gülen ve müntesipleri “otorite” olarak ABD ve işgalci İsrail’i tanımaktadır ve onların buyruklarına göre hareket etmektedir. Onlar adına darbe plânları yapıp, infaz listeleri hazırlamaktadırlar veya daha doğru bir ifadeyle Siyonistler’in hazırladığı darbe plânını ve infaz listesini tatbik etmenin hevesine düştüler. Latif Erdoğan’ın ifadesiyle eğer darbe girişimlerinde başarılı olsalardı ABD ve Siyonist İsrail ile iş tutup İran’a savaş açacaklardı. Zira şu bir gerçek ki, (ister 30 sene öncesinden olsun, ister yeni olsun) Fethullah Gülen gerek vaazlarında ve gerekse bir takım beyanatlarında defalarca İran’a olan düşmanlığını ve husumetini dile getirmiş bir kişidir. ABD ve Siyonist İsrail bunu çok iyi bildiği için Fethullah Gülen ve cemaatini maşa olarak kullanma yoluna gitmiştir. Halkımız ihanet içerisinde olan kukla yapıyı çok iyi bilmelidir. Ancak asıl düşman olan kuklacıyı da çok iyi tanıyıp bilmek durumundayız. Olayın vuku bulmasının hemen akabinde Çalışma Bakanı Sayın Süleyman Soylu çok açık bir şekilde bu darbe girişiminin arkasında ABD’nin olduğunu beyan etti. Bu darbe girişimi ile amaçlanan sadece rejim değişikliği değil, bölgede büyük bir kaos ortamı oluşturup üçüncü dünya harbini başlatmaktı. Zira Arz-ı Mevud’a giden yol Türkiye’nin parçalanmasından geçmektedir. Darbe girişiminin başarısız olması en çok Siyonist İsrail’i rahatsız etmiştir. Siyonist yetkililer yaptıkları beyanatlarla açık açık Abdulfettah Sisi gibi başarılı bir generalin olmayışına hayıflanmaya başladılar.

Halkımızın hain darbecilere karşı sokaklara dökülüp bu işe engel olması ABD ve Siyonist İsrail’in hevesini kursağında bıraktı. Atasözü olarak şu bir hakikat ki: “Su uyur düşman uyumaz.” Bu nedenle halkımız çok uyanık olmak durumundadır. Özellikle Batılı şer güçleri ve onların sinsi plânlarını çok iyi tanımak ve bilmek durumundayız. Bir de bu şer güçlerle iş tutan içimizdeki hainleri tanıyıp onlara asla pirim vermemeliyiz. İmâm Ali buyuruyor ki: “En tehlikeli düşman, bize benzeyip de, bizden olmayandır.”  Zahiren bakıldığında icraat ve söylemleriyle İslâm adına gözümüze ve kulağımıza hoş gelecek bir takım şeyler görebilir ve duyabiliriz. Ancak bu bizi ferasetimizden asla uzaklaştırmamalı. Zira şeytan çoğu zaman sağdan yaklaşabilmektedir. Tarihin birçok döneminde buna benzer olaylar vuku bulmuştur. Örneğin, Musa aleyhisselam zamanında Bel’âm Bin Baura adında bir âlim Firavun’dan yana tavır takınarak halka ihanet etmiştir. Günümüz Firavun’u ABD ve Siyonist İsrail’dir. Her kim bunların yanında tavır alırsa, bunların sinsi plânlarını tatbik etmeye koyulursa halkımıza ve ilâhî değerlerimize ihanet etmiş birer alçaktırlar. Firavunlarla iş tutan bu hain ve alçaklar bilinmeli, tanınmalı ve deşifre olmalılar.

Sonuç olarak ifade etmek istediğimiz o ki, Rabbimiz İslâm ve insanlık düşmanlarına ve içimizdeki uzantılarına fırsat vermesin. Onların alçakça sergilemeye koyuldukları tuzak ve plânlarını tersyüz eylesin. “Onlar bir tuzak kurdular, buna mukabil Allah da bir tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır. ” (Al-i İmrân:54)

 

 

Öne Çıkan Haberler