images-2.jpeg

Suudi Arabistan'ın Katif halkına zulmü, İsrail'in zulmünü aştı

İsrail ve Suudi Devletlerinin ortaya çıkışının resmi sponsoru aynıdır: İngiltere. Doğal olarak İsrailliler ve Suudilerin kullandığı yöntemler birdir. Filistinlilere karşı baskı,  Suudi Arabistan'ın halkımıza karşı kullandığı baskı ile aynıdır.  "Biz ve Filistinliler, aynı acı bardaktan yudumluyoruz, ancak bizim bardağımızın tadı daha acıdır". 

25 Mart 2018 Pazar

El-Hawza sitesi, Suudi Arabistanlı siyasi muhalif ile özel röportajı:

Suudi Arabistan Yönetiminin Katif halkına karşı işlediği suçlar, İsrail'in suçlarını aştı… Yerel yönetimin, yerli halka teslim edilmesi temel taleptir
 
Ahmed Al-Rebh: Biz ve Filistinliler, aynı acı bardaktan yudumluyoruz, ancak bizim bardağımızın tadı daha acıdır. Suudi yetkililer tarafından bize verilen toplumsal özgürlükler, Arap Yarımadası'ndaki halkların en temel haklarıdır.
 
Sürgünde yaşayan, “Kalkınma ve Değişim Derneği” Başkanı Suudi Arabistanlı siyasi muhalif Ahmed Al-Rebah: Suudi Arabistan Veliaht Prensinin, ülkede kadınların giydiği çarşafların renginin siyah olması zorunluluğunu kaldırması, onlarca yıldır despot Suudi yönetimi altında Arap Yarımadası halkının yaşadığı acıların boyutunu dünyaya gösteriyor!
 
Avamiya ve Katif'teki son gelişmeler ile Suudi güçleri tarafından bölge halkına uygulanan baskıyı bize anlatır mısınız?
 
Avamiya bölgesinin tarihi el-Mosavara Mahallesi, geçtiğimiz yılın sonlarında yıkılarak harabeye döndürüldü. Binlerce kişiden oluşan bölge halkını göç etmek zorunda bırakan yıkım, 30'un üzerinde şehidin yanı sıra onlarca insanın yaralanması ile sonuçlandı. Bu olayın ardından, Suudi yetkililer bölge halkı üzerinde bir tutuklama kampanyası başlattı. Bu operasyonlar günlük olarak hala sürdürülüyor.
 
Geçtiğimiz günlerde, Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Suud bin Nayef, Suudi yönetiminin kendilerine muhalefet eden halka baskı ve şiddet gücünü vurgulamak üzere, zırhlı tanklar ve korumalarla sağlanan yoğun güvenlik ortamında, Avamiya bölgesini ziyaret etti. Ancak bölge halkı törene katılmayarak Suudi Prensi boykot etti. Dışarıdan gelen katılımcıların da sayısı da sınırlıydı.
 
Diğer yandan Doğu bölgesindeki cezaevlerinde bulunan tutukluların aileleri, Suudi cezaevlerinde mahkûmların en ağır işkence çeşitlerine maruz kaldığını söylüyor. Olaya karşın uluslararası medya tam anlamıyla bir sessizlik kampanyası sürdürürken,  insan hakları örgütlerinin bu tutuklulara ulaşması ya da ziyaret etmesi de yasaklanıyor. Suudi gazetelerinde ise, yönetime muhalefet etmek ya da gösterilere katılmak suçuyla tutuklanan bu mahkûmlar hakkında, karanlık Vahhabi odalarında başlarının kesilmesi suretiyle idam cezaları ya da uzun yıllar boyu hapis cezalarına çarptırıldıkları haberlerini haftalık olarak okuyoruz.
 
Suudi ailesi bölgedeki insanlara neden saldırıyor?   
 
İlk olarak, Arap Yarımadasının doğusu ya da Riyad Yönetiminin deyişiyle “Doğu Bölgesi”, dünyadaki en büyük petrol rezervini içermesi açısından Suudi Krallığı için ekonominin can damarıdır. İkincisi, bu bölge coğrafi olarak bölgedeki tek deniz geçidi olma özelliği taşıyor. (Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'ı içeriyor) Üçüncüsü, Doğu toprakları, Riyad yönetimi için kronik bir baş ağrısıdır. Çünkü haklarını elde etmek isteyen halk, sürekli hareketlilik halindedir. Bu sebeplerden dolayı şehit sayısı bu denli yüksek olan bölgede, insanlar caddelerde öldürülüyor, iç göçe zorlanıyor ve açıklanmayan ancak sürekli bir şekilde devam eden sıkıyönetime maruz kalıyorlar. Katif şehrinin girişinde ve çevresinde sürekli yer alan zırhlı araçlar, bunun göstergelerinden biridir.
 
Suudi yönetiminden talepleriniz nelerdir?
 
1913 yılında, Necid emiri ve Vahhabi emiri olan Abdulaziz bin Suud, idari merkez olan el-Ahsa'yı ve silah gücünü ele geçirdikten sonra, tehdit altında bıraktığı Katif'i ele geçirdi. Güvenli bir vali tayin ettikten sonra, bu bölgenin adını “Doğu Bölgesi” olarak değiştirdi. O günden bu yana hala Riyad yönetiminin atadığı güvenlik valisi, kendinden öncekiler gibi aynı rolü üstleniyor. Zira bu görev, babadan oğula geçiyor.
 
Arap Yarımadası'nın doğusu, bugün Riyad yönetiminin mutlak hâkimiyetine boyun eğiyor. Suudi Güvenlik Valisi, (Doğu bölgesinin emiri) yerel halk üzerinde mutlak hakimiyet kuruyor. Aynı şekilde devletin tüm bakanlıkları ve şubeleri, Riyad yönetiminin bu amaç için temin ettiği yöneticilere tabidir. Sivil yönetimin yanı sıra, askeriye ve güvenlik, bölgeden göç etmeye zorlanan bölgenin evlatlarına geri verilmelidir. Bizim temel talebimiz budur. Diğer taleplerimiz ayrıntılardan oluşmaktadır.
 
Suudi Arabistan'ın, Katif'teki Şiilerin istikrarsızlık ve iç karışıklık çıkardığı yönündeki iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Suudi yönetimi, Katif'teki toprak sahiplerinin hareketlerini, kargaşacılık olarak tanımlıyor! Yerel yönetimin yerel halka teslim edilmesi talebi ise kargaşa olarak görülüyor!
 
Barışçıl gösteriler fitne olarak nitelendiriliyor! Heyetlerin gitmesi ve demografik yapıya zarar verilmemesini istemek, kargaşacılık oluyor. Biz de diyoruz ki, onların iktidardaki varlığı kargaşa değil intihaldir. Çünkü bu yönetim, yerel yönetim konumunda olmak için halk tarafından yetkilendirilmemiştir.
 
Barışçıl gösteriniz nasıl sürdürülüyor?
 
Barışçıl gösteriler, 1913 yılında Suudi egemenliğinin başlamasından bu yana devam ediyor. Şehitler veren, mahkûm edilen ve göçe zorlanan halkımız, bu uğurda çok kurbanlar verdi. İlk olarak Suudi egemenliğine karşı, Riyad kralına dilekçeler göndererek harekete geçen halk, daha sonra, gönderilen delegasyonlar yoluyla sözlü olarak taleplerini iletti. Ardından başlatılan siyasi hareketler yoluyla uzun yıllar mücadele devam etti.
 
Bugün, halkımızın talepleri Suudi Arabistan'ın eliyle öldürülen, başta şehit Şeyh Nimr Bakır en -Nimr olmak üzere, tüm şehitlerimizin naaşları ile yaşıyor. Taleplerimiz, aynı şekilde Suudi hapishanelerindeki binlerce tutuklu ve çeşitli internet siteleri aracılığıyla siyasi, hukuki, medya alanlarında aktif bir şekilde görev alan sürgündeki aktivistler sayesinde dile getirilmeye devam ediyor.
 
Suudi ailesinin, halkınızın üzerinize düzenlediği saldırılar ile Siyonistlerin Filistin saldırısı arasında bir benzerlik ve ilişki var mıdır?
 
İsrail ve Suudi Devletlerinin ortaya çıkışının resmi sponsoru aynıdır: İngiltere. Suudiler yönetime İngiliz tankları ve Suudi yönetimini reddeden Arap kabilelerini bombalayan İngiliz hava kuvvetleri ile geldi. Doğal olarak İsrailliler ve Suudilerin kullandığı yöntemler birdir. Filistinlilere karşı baskı,  Suudi Arabistan'ın halkımıza karşı kullandığı baskı ile aynıdır. Örneğin, zorla kaybolmalar, siyasi suikastlar, hapishanelerdeki çeşitli işkence yöntemleri, Mosavara mahallesinde olduğu gibi evlerin yıkılması, şehitlerin naaşlarının kaybolması ve teslim edilmemesi gibi yöntemler iki zorba güç tarafından da kullanılıyor. Ne var ki, Suudiler halkımıza karşı işledikleri suçlarda İsraillileri de aşmış durumda. Protestolar sırasında yaralılara ambulans ulaşması engelleniyor, yangınların söndürülmesi için sivil savunma araçların ulaşmasına izin verilmiyor, göstericilerin mahallelerine kurşun açılıyor. Suudi güçleri göstericileri dağıtmak için asla göz yaşartıcı gaz ve plastik mermi kullanmıyor. İdari düzeyde ise İsrailliler, Filistin'de yerel yönetimi Filistinlilerin seçimine bıraktı. Ancak Suudiler, bu hakkı doğululara yasaklamış durumda. Medya platformlarındaki yasaklar, yada siyasi parti veya örgüt teşkilatı kurma yasağı ise hala devam ediyor.
 
Filistin davası sizin için bir öncelik midir?
 
Biz ve Filistinliler, aynı acı bardaktan yudumluyoruz, ancak bizim bardağımızın tadı daha acıdır. Bundan dolayı biz, onların acılarını ve çektiklerini derinden hissediyoruz. Filistin mücadelesine ve Filistinlilerin yanında duran herkese muhabbet besliyoruz.
 
Suudi Yönetiminin zulmü karşısında uluslararası toplumun sessizliğini nasıl yorumluyorsunuz?
 
Dünya ülkelerinin Riyad yönetimi ile karşılıklı çıkarları sebebiyle, bu konu hassas bir konumdadır. Bundan dolayı bu konumun ve çıkarların değiştirilmesi için güç dengelerini değiştirene kadar uzun bir yolumuz var. Tüm dünya ülkelerinin, despot rejim değil halkımızın yanında durduğunu hissedeceğimiz günün uzak olmamasını temenni ediyoruz.
 
Özellikle de din adamları ve medya olmak üzere İran'ın sizin davanız verdiği önemi nasıl yorumluyorsunuz?
 
İran yetkilileri ve din adamları, halkımızın meşru haklarına ulaşması için seslerini yükseltiyor. Biz ise onlara saygımızı, takdirimizi ve şükranlarımızı sunuyoruz. Ve elbette halkımızın yaşadığı acıları dünyaya aktaran ve bu haklarımız için bizimle dayanışma gösteren tüm İran medyasına teşekkür ediyoruz.
 
Muhammed bin Selman tarafından ülke içinde bazı alanlarda yapılan reformlar ve değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Suudi yetkililer tarafından bize verilen toplumsal özgürlükler, Arap Yarımadası'ndaki halkların en temel haklarıdır. Suudi Arabistan Veliaht Prensinin, ülkede kadınların giydiği çarşafların renginin siyah olması zorunluluğunu kaldırması, onlarca yıldır despot Suudi yönetimi altında Arap Yarımadası halkının yaşadığı acıların boyutunu dünyaya gösteriyor!
 
Kaynak: Hawzahnews
Çeviri: Merve Soydaş
Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler