allah_by_tahiwanite.jpg

Arş, Kürsi ve Emr - 1

‘Kürsî' ve ‘Arş' Allah-u Teâlâ'nın ilmidir. Arş, imkân âlemindeki genel tedbirlere kaynaklık eden ve tekvini durumların kendisinden sadır olduğu varlıksal bir mertebedir. Levhin de Kürsî'nin de Arş'ın da Kitab-ı Mübin'in de bir gerçeklikleri vardır, bunların gerçeklikleri lâhut âlemiyle ilgilidir ve manevîdir. Kürsî, ilahî alanda geçen bir olgudur...

21 Şubat 2017 Salı
Ayet'el-Kürsi - 18
 
 
 
 
                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

 

 

Arş, Kürsi ve Emir - 1

Önceki makalede şu iki ölçütü sunmaya çalıştık.

a-      Tevhid ve marifetullah ile ilgili kavramların anlaşılması noktasında Kitab-ı Kerim'de sunulan olgular ve Rab Teâlâ'ya yapılan nispetler kabul edilmeli. Ancak bunlar Rab Teâlâ'ya nakısalığı, teşbih ve tecsimi gerektirecek tarzda yorumlanmamalı.

b-      Gaybî boyutla ilgili kavramları anlamada ise dünyevî ve maddî ölçütler temel alınarak algılanmaya gidilmemeli.

Önceki makaleyi ‘Kürsî' ve ‘Arş' kavramı için bir önsöz olarak değerlendirebiliriz. Bizim asıl konumuz bu ayette geçen ‘Kürsî' olsa da, bu iki kavramın birbiriyle bağlantılı olması sebebiyle birlikte ele almaya çalışacağız. Bir diğer açıdan Kitab-ı Kerim ve rivayetler bize bir manevî makam olarak ‘Arş'ı da sunmaktadır.

Önceki makalede sunduğumuz hadise göre ‘Kürsî' ve ‘Arş' Allah-u Teâlâ'nın ilmidir. Dolayısıyla geçen makalede kısaca Allah-u Teala'nın ilim sıfatına giriş yapmıştık. O'nun ilminin zatî ve fiilî ilim olduğuna değinmiştik.

Ancak ‘Kürsî' ve ‘Arş'ın Allah-u Teâlâ'nın ilminin hangi boyutuyla ilgili olduğu sorusu akla gelmektedir.

Bu soruya cevap vermeden önce ilim, ‘İlmü'z-zat' ve ‘İlmü'l-Fiil' kavramlarına kısaca değinmek istiyoruz.

İlim mefhum ve misdak/uyarlama olarak açık kavramlardan olduğundan dolayı tanımı mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki felsefe ilmin mefhum ve misdakını araştırmaz. Sadece ilmin özelliklerini, kısımlarını, husulî ve huzurî oluşlarını konu edinir ve ilmin varlığının zorunluğunu belirtir.[1] Ancak İmam Sadık'ın (a.s.) da belirttiği gibi[2] kemal sıfatlarından olduğunda da kuşku bulunmamaktadır. Arif ve zekî bir kimsenin kendisinden bir çok hükmü özellikle de tevhidin hükümlerini istinbat edeceği önemli bir konudur.[3] Bir kemal niteliği olduğundan Allah-u Teala bu niteliğe sahiptir. Eşyaya baktığımız zaman bütün varlıkların az veya çok bir ilme bir bilgiye sahip olduklarını görürüz. Eşya bu ilmi birisinden almış olmalıdır. Onları yaratan Allah-u Teala olduğuna göre bu bilgileri de onlara O verdiğine göre O ilim sahibidir. Akıl ve fıtrat sahibi herkes bilir ki bir özelliği kendisinde barındırmayan başkasına söz konusu özelliği veremez.[4]

Allah-u Teâlâ'nın ilmi zatının gereği olan ve fiilinden elde ettiğimiz olmak üzere ‘İlmü'z-Zat' ve ‘İlmü'l-Fiil' diye ikiye ayrılır.

Zatî ilim ile fiilî ilimi kısaca tanımlayabiliriz: Allah-u Teâlâ'nın zatının aynısı olan ilme ‘İlmü'z-Zat' deriz, fiilinin aynısı olan ilme ise ‘İlmü'l-Fiil' deriz. Bu ikisini birbirinden ayırt etmek istiyorsak şöyle deriz: Zat'a ait kıldığımız bütün özellikler ve hasletler İlmü'z-Zat'ın da özelliğidir. İlmü'l-Fiil'in özelliklerini ve hasletlerini elde etme noktasında O'nun fiiline başvurur ve fiili ilmin özelliklerini elde ederiz.

Gerçi bir başka açıdan ilmi ikiye ayırabiliriz.

a-      Eşyanın varlığa gelmeden önce Rab Teâlâ ona ilişkin bilgisi (Zatî İlim)

b-      Eşyanın varlığa geldiği anda Rab Teâlâ'nın ona ilişkin bilgisi

 

Zati ilim ile fiili ilim arasındaki kısaca farklar

1-      Zatî ilim Allah-u Teâlâ'nın aynısı iken fiilî ilim Allah-u Teâlâ'nın zatının aynısı değildir. Zira O'nun fiili O'nun zatından ayrıdır.

2-      Zatî ilim sınırsız, fiilî ilim ise fiilinin sınırlı olduğunu savunanlara göre sınırlıdır.

O'nun fiiline gelince ise O'nun fiilinin sınırlı olduğu varsayımına göre fiilî ilmi de sınırlı olur. Fiilinin sınırlı olmadığına inananlara göre O'nun fiili ilmi de sınırlı değildir. Allame Tabatabaî bu görüştedir. O şöyle der: "Fiil zorunlu olarak failinin özelliklerini taşır. Fail sınırsız olduğuna göre fiil de sınırsızdır.[5] Buna göre O'nun fiili ilmi de sınırsızdır. Her halükarda O'nun zatının aynısı olan ve fiiline bakan iki ilmi vardır."

3-      O'nun zatî ilmi, eşyayı yaratmadan önce de basit (mürekkebin karşıtı) olup değişmez. Fiilî ilim ise fiile bağlı olduğundan değişkendir.

4-      Zatî ilmin tek bir mertebesi vardır. Fiilî ilmin ise çeşitli mertebeleri vardır. Zira O'nun fiilleri varlığa baktığından, varlık da kademe kademe peyderpey meydana geldiğinden fiilî ilim de mertebelere sahiptir. 

Meleklere yönelik fiili, dünyaya yönelik fiili, beşere yönelik fiili, Ahirete yönelik fiili vd. Allah her şeyin yaratıcısı olduğuna göre bütün bunlar O'nun fiilidir. Bu fiillere yönelik ilme ‘İlmü'l-fiil' diyoruz. Bütün mümkin varlıklar O'nun fiili ilmidir.

 

Bir örnek

Fiilî ilmin nasıl bir ilim olduğu konusunun daha iyi oturması için bir örnek verelim. On dört parmağı, beş ayağı, üç başı, beş gözü olan bir insan tasavvur edelim. Böyle bir insan dışsal varlığa sahip değilse de zihin ve düşünce dünyasında bunu tasavvur edebiliyoruz. Bu tasavvur ve düşünme -Allah-u Teala'nın izniyle- insanın fiilidir ve insan tarafından oluşturulmuştur. Ancak aynı zamanda insanın malumudur da. Dolayısıyla şu imkan alemindeki bütün şeyler hem O'nun fiili hem de ilmidir. Ancak bu ilim O'nun fiil makamındaki ilmidir, zat makamındaki ilmi değildir. İşte Kur'an-ı Kerim'de geçen “bilelim diye”[6] şeklindeki ifadeler kimilerinin zan ettiği gibi Allah-u Teâlâ'nın o şeyi bilmediğine değil aksine o fiile yönelik Allah-u Teâlâ'nın ilmine delalet etmektedir. Buna göre fiil çeşitli ve farklı olduğuna göre bu ilim de çeşitli ve farklı olabilir, bunda herhangi bir sakınca bulunmamaktadır. Bu ilim zatının dışında olduğundan bu farklılık zatında bir değişikliği meydana getireceği sonucunu gerektirmez. Zat ilmi ise böyle değildir. Oradaki bir değişiklik, zatta değişikliği gerektirir ki bu tevhid-i zatiye aykırıdır.

Zatî ilim ile fiilî ilim arasındaki bir diğer fark da şudur: O'nun zatı ezelî olduğunda zatî ilim de kadim ve ezelîdir. Ancak fiilî ilim fiiller hadis olduğundan dolayı o da hadistir.

Arş ve Kürsî'nin ilim olduğunu söylediğimize göre bu ilimler Allah-u Teala'nın zatî ilmi değil, fiilî ilmidir. Yani fiilî ilimlerinin bir mertebesidir ki biz bunu bir makalemizde belirtmiştik.[7]

 

Arş ve Kürsi Nedir?

Genelde tevhidi ve gaybî kavramlara özelde ise Arş ve Kürsî kavramına ilişkin iki yaklaşıma geçen makalede değinmiştik. Kadim dönemde bu tür konuları incelemeye karşı çıkan yaklaşımlar ile teşbih ve tecsime kapı aralayan yaklaşıma kısmen değinmiştik. Malik ve Süfyan b. Uyeyne'den iki örnek vermiştik. Ehl-i Beyt İmamları ise genelde sorulan bütün konulara özelde ise bu tür sorulara cevap vermiş ve muhataplarını aydınlatmışlardır. Düşüncenin önündeki engelleri kaldırarak düşünceye önem veren bir topluluğu oluşturmak istemişlerdir.

 

Allame Tabatabaî bu yaklaşıma ilişkin şu değerlendirmelerde bulunur: 

“Selefîlerin çoğu, bu ve benzeri ayetlerin müteşabih oldukları ve bu itibarla bunlara ait bilginin Allah'a havale edilmesi gerektiği görüşündedirler. Bunlar dinî gerçekleri incelemeyi, Kur'ân'ın ve sünnetin zahirinin arka plânını irdelemeyi bidat sayarlar. Oysa bu konuda akıl onları hatalı gördüğü gibi, Kur'ân ve sünnet de kendilerini onaylamıyor. Çünkü Kurân'ın ayetleri, Allah'ın ayetleri hakkında akıl yürütmeyi ısrarla teşvik eder, Allah'ı ve ayetlerini yeterli derecede anlamaya çağırır. Bunun için düşünmeyi, değerlendirmeyi, irdelemeyi ve aklî delillere başvurmayı özendirir. Mütevatir hadisler de bu ayetlerle aynı paralelde mesajlar verirler. Bir şeyin öncülünü, başlangıcını emredip sonucunu yasaklamak anlamsız olur.” [8]

İkinci görüşün müşebbihenin ve mücessimenin görüşü olduğuna değinmiştik. Bu görüşün sahipleri ve benimseyicileri ayetleri ve rivayetleri maddî örneklerine göre anlamaya çalışmaktadırlar. Kur'an-ı Kerim Arş diyorsa Allah-u Teala'nın Arş ve Kürsîsi vardır. O meliklerin oturuşu gibi Arş'a oturmuş ve istiva etmiştir. Bu görüşün batıl oluşu için şu kadarını söylemek yeterlidir: Allah-u Teâlâ'nın yarattığı maddî varlıklar olduğu gibi manevî varlıklar da vardır. Varlıkları kendi özel durumuna göre anlamak gerekmektedir.

Burada fazladan olarak değinmek istediğimiz bir üçüncü görüş vardır ki bu görüş oldukça önemlidir. Bu görüş en yaygın görüş olarak kabul edilebilir. Bu görüşün özeti şöyle değerlendirilebilir: Bu görüşün mensupları bu tür ayetlerde ya açıktan veya zımnen bir kinaye ve mecazın olduğunu söylerler. Dilde mecaz önemli bir yer tuttuğuna göre bu ayetlerde de İlahî irade meramını kinaye ve mecazlarla anlatmak istemiştir.

Bu görüşte olan değerli bir müfessirin görüşünü sunarak bu görüşe ilişkin değerlendirmemizi sunalım ve görüşümüz ile ilgili olarak bir belirsizlik kalmasın.

Merhum Elmalılı Hamdî Yazır bu görüştedir. O şöyle der: 

“Yukarda gösterildiği üzere lisan örfünde "Arş'ı hükmüne aldı", "mülkünün tahtına yerleşti" deyimleri, tam sahip olmakla işin intizamından kinâye olarak kullanılır ki, "mülkü bozuldu"nun zıddıdır. Şu halde "sonra Arş üzerine hükümrân oldu" âyetinde de en açık ve en olumlu mânâ "bütün yaratıkları üzerinde devamlı emrini yürütmek ve muntazam bir şekilde hükümleri icra etmek sûretiyle eksiksiz kudretin nüfuzu ve iradenin cereyan etmesinden" kinaye olmasıdır.”[9]

Bu görüşü kabul edecek olursak ne Arş'ın ne Kürsî'nin ne Levh'in ne Kalem'in ne Kitab-ı Mübin'in hiçbirisinin mana âleminde bir uyarlaması ve bir gerçekliği yoktur. Kur'an-ı Kerim'in kinaye ve temsillere başvurduğu bir gerçek olsa da bu tür kullanımların bütününde kinaye ve mecazların olduğunu nereden çıkardıklarını sorma hakkımız vardır. İkinci olarak Arş özelinde kinaye türü bir kullanımla çatışacak elde veriler mevcuttur. Kaldı ki Kur'an-ı Kerim'in bu tür olgularını okurken insan mecazdan ve kinayeden daha ziyade akla gelen ilk çağrışım insanın bir gerçeklik karşısında olduğudur. Yani bir gerçeklik var ve bu gerçeklik bize temsil ve kinaye yoluyla aktarılıyor. İkisi arasında fark var. Biz şu görüşteyiz: Ortada bir gerçeklik var ve bu gerçeklik temsil ve kinaye yoluyla aktarılıyor. Yoksa bir düşünceyi yerleştirmek için mecaz ve kinayeye yerleştiriliyor değildir.

Arş konusuna dönersek, bunun Allah-u Teâlâ'nın varlık üzerindeki hükümranlığı olarak ele alacak olursak Kur'an-ı Kerim'de Arş ile ilgili olarak şu ifadelerin anlamı kalmamış oluyor.

“Arşı taşıyanlarla onun çevresindekiler,” (40/el-Mümin/7)

“Melekler, etrafında toplanırlar ve Rabbinin arşını o gün, onların üstünde, sekiz melek taşır” (69/el-Hakka/17)

“Ve görürsün ki, melekler, Rablerine hamd ederek onu tenzîh edip arşın çevresinde dönmedeler” (39/ez-Zümer/75)

Zira o görüşe göre Arş ortada yoktur ki taşınacak bir şey olsun. Arş'ı taşıyan sekiz melekten bahsediyor. Arş'ın çevresinde dönen melekler bunlar hep bir gerçeklikten bahsetmektedir. Rivayetlere hiç değinmek istemiyoruz. Rivayetler açıkça bir makamdan bahsediyor ve bunlar Kur'an-ı Kerim ile daha çok uyuşuyor. Bir mecaz ve bir kinaye olduğu kabul edecek olursak –ki bu sadece bir olasılık- en azından Kur'an-ı Kerim'de geçen şu üç ayetle çatışıyor.

Kanaatimizce Levhin de Kürsî'nin de Arş'ın da Kitab-ı Mübin'in de bir gerçeklikleri vardır ancak bu gerçeklik vardır deyince hemen akla maddî karşılık gelmemelidir, bunların gerçeklikleri lâhut âlemiyle ilgilidir ve manevîdir. İlahî sahanın birer gerçeklikleridir. Kürsî, ilahî alanda geçen bir olgudur, Arş da, Levh de bunların bütünü o âlemde o âlemin yapısına uygun bir şekilde mevcutturlar.

Arş denilince kocaman bir taht, çevresinde meleklerin toplandığı saygı gösterdikleri ve tazim ettikleri maddî bir olgu akla gelmemelidir. Kürsî denilince akla bütün semayı ve yeri içeren ve kuşatan maddî bir olgu gelmemelidir.

Peki, Arş nedir? Arş, imkân âlemindeki genel tedbirlere kaynaklık eden ve tekvini durumların kendisinden sadır olduğu varlıksal bir mertebedir.

Konunun daha iyi anlaşılması için bir örnek verelim. Bir ülkenin başka bir ülkeye saldırdığını düşünelim. Saldırıya uğrayan ülkenin yöneticisi tek bir emir verir: Savunma. Verilen emir çok değil tek bir tanedir. Ancak bu tek emrin her alandaki yansıması farklı olacaktır; askerî sahada silah iken, malî sahada eğitim sahasında ve başka başka sahalarda birbirinden değişiklik arzeden yansımaları olacaktır.

Başka bir örnek verelim. Bir ülkenin gelişim ve ilerlemeyi hedeflediğini ve ülkenin yöneticisinin bu emri verdiğini düşünelim. Bu emrin askerî, eğitim, malî, düşünce vb sahalardaki yansıması farklı farklı olacaktır. Hatta askerî bölümlerin kendisinde dahi farklılık gösterecek, hava, kara ve deniz için bu emir farklı şekilde tezahür edecektir. Bu emir alt kademelere indikçe dallandıkça dallanacak, çoğaldıkça çoğalacak, çeşitlendikçe çeşitlenecektir. Ya da tersten söyleyecek olursa bu çokluk ve kesret, yükseldikçe azalacak ve en sonda teke inecektir.

Bu örnekten hareketle şu içinde bulunduğumuz imkan alemine bir bakalım. İmkan alemindeki hakim unsurun ve düzenin sebep-sonuç ilişkisi olduğunu görmekteyiz.  Allah-u Teala her bir şey için bir vasıta kıldığı gibi o şeyi de bir başka şeyin vasıtası kılmıştır. Bu yığınlarca cüzî vasıta Ondan indiği zaman çoğalmakta ancak Ona vardığında yeganeye teke düşmektedir.

Bundan dolayıdır ki Kur'an-ı Kerim “ve ma emruna illa vahidetun/Ve bizim emrimiz, birdir” (54/el-Kamer/50) buyurmaktadır.

Bu Arş sahibinden sadır olan tek bir emir, vasıtalara ve sebeplere gelince tekliği üzere kalmamakta ve derece derece çoğalmaya başlamaktadır. O emir gereğince ateş yakıcılık; su susuzluğu gidericilik; akıl, Kur'an ve resul doğruyu göstericilik özelliğini kazanmaktadır.

İşte O'nun bu tekvini tek bir emri (emirler kelimesi kullanılmıyor)

“O'nun emri, bir şeyin dilerse ona ol der, hemen oluverir.” (36/Yasin/82)

Bu sebepler, bir üstündeki varınca azalmakta, o da bir üstündeki ulaşınca azalmakta ve en sonunda Rab Teâlâ'ya varınca bu illet tek bir taneye varmaktadır ki O da Allah-u Teâlâ'dır. O her şeyi kuşatandır.

Yukarıda Arş'ın imkân âlemindeki genel tedbirlere kaynaklık eden ve tekvini durumların kendisinden sadır olduğu varlıksal bir mertebe olduğunu söylemiştik. İmkân âlemindeki bu nokta da Allah-u Teâlâ'nın fiiliyle bağlantılıdır.

Bu açıklamalarımızın Kur'anî dayanağının olup olmadığına geçelim. İki ayetle yetineceğiz.

İlk ayet; Yunus Suresinin 3. Ayeti. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok Rabbiniz, öyle bir Allah'tır ki gökleri ve yeryüzünü altı günde yarattı da sonra Arş üzerine istiva etti. O, emri tedbir eder. Onun izni olmadıkça hiçbir şefâatçi, şefâatte bulunamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur, artık kulluk edin ona. Düşünmez, ibret almaz mısınız?”

Bu ayete ilişkin bir takım notlarımız olacaktır. Ancak bu notlar için önceki makalelerimizin göz önünde bulundurulması gerekiyor.

Önceki makalelerde göklerin maddî ve manevî olmak üzere ikiye ayrıldığını belirtmiştik. Bu ayette geçen gökler kavramı her ikisini de kapsamaktadır. Yani maddî ve manevîsiyle bütün gökleri Allah-u Teala altı günde yarattı.

İkinci olarak şefaat sözcüğünün Kur'an'da vasıta ve vesile, sebep-sonuç düzeni anlamında kullanıldığını ele almıştık. Bu ayette de geçen şefaat kavramı tam da bu anlama gelmektedir. Gökler ve yerin yaratılmasının ardından, emrin tedbir edilmesi ve bu emrin tedbiri gereği varlık aleminde şefaatçilerin ancak O'nun izniyle etkilerini gösterebilmeleri.

Gökler ve yer alemi yaratıldıktan sonra bu gökler ve yer tedbire ihtiyaç duymaktadır. İşte bu tedbiri Onları yaratan Rab Teala gerçekleştirmektedir. İşte Arş, göklerin ve yerin tedbir makamıdır. İşte O (c.c.) bu tedbiri vasıtalar ve vesilelerle gerçekleştirmektedir.

İkinci ayet, Araf Suresinin 54. ayeti. Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine hükümran oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.” (7/el-Araf/54)

Dikkat çeken Arş'a istiva bu ayette de önceki ayette de göklerin ve yerin yaratılmasından sonra gelmektedir. Bu ayette de ‘emr' kavramı geçmektedir.

Bir diğer nükte de şudur ki ayet, alemlerin sonu diye bitmektedir ki bu da görüşümüzü desteklemektedir. Yani Arş ile bütün alemlerin tedbiri arasında bir bağ bulunmaktadır ki bu bağ alemlerin tedbir makamının Arş olmasıdır.

“Arş'ın sahibidir, yücedir. Dilediğini yapandır.” (85/el-Buruc/15-16) Bu ayet de Arş ile fiili birbirine bağlamaktadır. Yani Arş ile fiil arasında bir bağlantı vardır.

“Ve görürsün ki, melekler, Rablerine hamd ederek onu tenzîh edip arşın çevresinde dönmedeler” (39/ez-Zümer/75) Meleklerin Arş'ın çevresinde dönmelerinin sırrı da bu açıklama ile anlaşılıyor. Zira meleklerin imkan alemindeki görevi Allah-u Teala ile yarattığı mahlukat arasındaki tedbiri sağlamaktır. Bu tedbirin kaynağı da Arş olduğuna göre melekler bu tedbir işini Arştan almaktadırlar.

Kur'an-ı Kerim meleklerin emri tedbir edicilik boyutuna şöyle işaret etmektedir. “Felmüdebbirati emra/Emri tedbir edenlere” (79/en-Naziat/5) Burada ve bundan önceki bütün ayetlerde hep emir kelimesi tekil olarak geçmektedir. Yani Arş'tan tek bir emir çıkıyor ve bu tek bir emir tedbir etmekle görevli olan melekler tarafından imkân âleminde bir hikmet kuşağı içerisinde çoğaltılmaktadır.

Bir sonraki makalede Arş, Kürsî ve Emir kavramlarını ele almaya devam edeceğiz.

Selam, muhabbet ve dua ile

 


[1] Nihayetü'l-Hikmet, s. 236

[2] Biharü'l-Envar, c.4, s.83, Beyrut-1983

[3] El-Hikmetü'l-Mütealiye fi'l-Esfari'l-Akliyeti'l-Erbaa, c.6, s.270, Sebzevarî'nin Haşiyesi.

[4] Age, c.6, s. 178

[5] El-Mizan, c.13, s.74

[6] Zatî ilme örnek; Bakara/29 ve 231; Nisa/32; el-Araf/89; et-Tevbe/78 

Fiili ilme örnek olarak şu ayetleri verebiliriz: Enfal/66; el-Kehf/11-12; Muhammed/24 ve 31; Al-i İmran/142, Maide/94; el-Hadid/25

[7] Bkz; http://intizar.web.tr/inanc-ve-dusunce/haber/2670/onun-kursisi-gokleri-de-kaplayip-kucaklamistir-yeryuzunu-de#.WItFe8-LTIU Bahs ettiğimiz cümle şu idi: ‘Burada da Allah-u Teâlâ ilminin bir mertebesini açıkladı.'

[8] El-Mizan, c.8, s.156

[9] Hak Dini Kur'an Dili,

 

Öne Çıkan Haberler