muhammed-featured1-825x500-1.jpg

İslam ümmetinin üç özelliği: vasat ümmet, şahid ümmet ve hayırlı ümmet

...kişi, Kur'an ve sahih sünnette zikredilen mü'minlerin sıfatlarını tam ve (temel ilkelerde) eksiksiz olarak üzerinde taşıyor olmalıdır. İşte o zaman, diğer ümmetlere verilmeyen bu üç özelliğe sahip ve lâyık olduğumuzu iftiharla söyleyebiliriz. Aksi halde, sadece İslâm kimliğini taşımak, kişiye hiçbir yarar sağlamaz.

16 Ağustos 2018 Perşembe

İslam ümmetinin üç özelliği

Allah-u Teâlâ diğer ümmetlerden hiçbirine vermediği birçok özelliği İslâm ümmetine vermiştir. Bu ümmete verilmiş olan birçok özelliklerden en belirgin olan üç özelliğin üzerinde durmak istiyoruz. Ancak, sadece İslâm adını taşımak, bu üstün vasıflara lâyık olmak anlamına gelmez. Zira bu şerefe nail ve lâyık olabilmek için, akide, ahlak, ilim, ibadet, amel ve muamelat gibi hususlarda diğer ümmetlerden farklı olduğunu söz ve davranışlarıyla belgelemek gerekir ve bu farkı, şu ya da bu şahsın değil, Kur'an ve sahih sünnetin ölçüsüne uygun olmalıdır. Diğer bir ifade ile kişi, Kur'an ve sahih sünnette zikredilen mü'minlerin sıfatlarını tam ve (temel ilkelerde) eksiksiz olarak üzerinde taşıyor olmalıdır. İşte o zaman, diğer ümmetlere verilmeyen bu üç özelliğe sahip ve lâyık olduğumuzu iftiharla söyleyebiliriz. Aksi halde, sadece İslâm kimliğini taşımak, kişiye hiçbir yarar sağlamaz.

Şimdi bu üç özelliği özetlemeye çalışacağız.

 

Birinci Özellik Vasat Ümmet:

Vasatı kısaca şöyle tarif edebiliriz. Ne bir milim şu tarafta ne de bu tarafta tam merkezde bulunmak. Ne sağa eğilimli, ne sola, ne ileri ne geriye, dimdik ve dosdoğru olmak. Zira İslâm ümmeti diğer din ve ideoloji mensublarından farklı olarak ne sağda, ne solda, ne geri uçta, ne ileri uçta, fakat tam ortada karar kılmış vasat bir ümmettir... Bu ümmet, hiçbir hususta aşırılığı olmayan; gerilerde kalmayan; tam ortada bulunan vasat bir ümmettir... Madde ve manada, akide, ibadet ve ahlakta, orta yolu izleyen vasat bir ümmet... Ne cimridir, ne müsrif, ne dünyasını ahireti için, ne de ahiretini dünyası için terk etmeyen, her hususta orta yolu izleyen dengeli bir ümmet... Ne bireyi topluma, ne de toplumu bireye feda eden adil bir ümmet... Bu ümmet, ne bilim ve aklı putlaştırır, ne de bunları ihmal eder. Bu ümmet, her şeyin hakkını veren vakur, sadık ve dengeli bir ümmettir.

Evet, İslâm ümmeti vasat bir ümmettir... Bu ümmet, olayları ne materyalist ve Kapitalistler gibi sadece maddi açıdan değerlendirir, ne de ruhbanlar gibi maddeyi tamamen hiçe sayıp ona sırtını döner. Bu ümmet, mana ile maddeyi müvazeneli bir biçimde değerlendirip, her birine ayrı bir yer ve önem verir. Bu ümmet, uçlara tırmanmadan, sağa sola vurmadan, tam ortada, fakat temkinli ve emin adımlarla ileriye doğru yoluna devam eder...

 “İşte böylece sizi vasat bir ümmet kıldık ki, siz, insanlar üstünde şahid olasınız, Peygamber de sizin üstünüzde şâhid olsun..." 2/Sakara-143. 

Bu ayeti kerimede Allah-u Teâlâ İslâm ümmetine büyük bir ikram ve iltifatta bulunmaktadır. Müslümanlar için bu en büyük bir şeref ve en büyük bir mükâfattır. Bu mükâfattan daha büyük bir mükâfat ve bu şereften daha büyük bir şeref olamaz. Yüce Allah'ın iltifatına lâyık ve mazhar olmak... Evet, bizzat Allah (cc) tarafından hayır ile anılmak... Bir beşer için bundan daha büyük bir saadet düşünülebilir mi?

 

İslâm ümmeti ifrat ve tefritten beridir

Evet, bu seçkin ümmetin ne ifratı var, ne de tefriti, her hususta orta yolu izleyen bir ümmettir İslâm ümmeti. Kitap ehlinin sapıklığa düşmelerinin nedenlerinden biri de ifrat ve tefrite girmiş olmalarıdır. Ama itiraf edelim ki, bugün İslâm ümmetinin zelil durumda olmasının başlıca nedeni, vasat yoldan ayrılıp bir kısmının ifrat bir kısmının da tefrite girmiş olmaları ve bunun tabii sonucu olarak da tefrikaya düşmüş olmalarıdır. Hâlbuki Allah-u Teâlâ Kur'an'ın çeşitli yerlerinde mütekerriren Kitap ehlinin içine düştükleri kötü durumdan örnekler vererek İslâm ümmetini uyarmaktadır.

"Ey Kitap ehli! Dininizde taşkınlık etmeyin. Allah hakkında ancak gerçeği söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur. Allah'a ve peygamberlerine inanın, "üçtür" demeyin, (bu taşkınlıklarınızdan) vazgeçin, bu hayrınızadır. Allah ancak bir tek İlah'dır, çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde olanlar da yerde olanlar da O'nundur. Vekil olarak Allah yeter". (4/Nisa-171.)

"İnananların gönüllerinin Allah'ı anması ve O'ndan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı daha gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine Kitap verilenler gibi olmasınlar; onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı; çoğu, yoldan çıkmış kimselerdir". (57/Hadid-16.)

Allah-u Teâlâ bu ayeti celile ile İslâm ümmetini uyarmaktadır. Ayetin muhtevasında hem tehdit hem tenbih var. Geçmiş ümmetlerin içine düştükleri gaflet ve kötü duruma düşmemeleri için İslâm ümmeti uyarılmaktadır. Müminlerin kalplerinin katılaşmaması, sürekli olarak Rablerini anıp hatırlamaları için tehdit ile karışık bir üslup ile uyarılmaktadır. Ve Âlemlerin Rabbi soruyor müminlere:

"İnananların gönüllerinin Allah'ı anması ve O'ndan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı daha gelmedi mi?"

Evet, Allah (cc)'ın hayat bahşeden Kitabına sarılmanın, O'na canı gönülden bağlanmanın zamanı daha gelmedi mi? Hasta ve katılaşan kalplerimizin O'nunla şifa bulup yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Bu gaflet ve uyuşukluk halimiz, artık zamanımızdan başkasını ahirete ayırmama bedbahtlığımız daha ne kadar devam edecektir? Ne zaman Allah (cc)'ın Kitabına gerek ihtimamı gösterecek, O'nu başucu Kitabı yapacağız? Yoksa ehli kitabın yaptığı gibi onu arkamıza atıp, şunun bunun yazdıklarıyla oyalanmaya devam mı edeceğiz? Hâlbuki,

"Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih'i rableri olarak benimsediler. Oysa tek Allah'tan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilah yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir". 9/Tevbe

Ve onlar,

"Ellerinde olanı doğrulayan bir peygamber Allah katından onlara gelince Kitâb verilenlerden bir takımı, bilmiyorlarmış gibi, Allah'ın Kitâb'ını arkalarına attılar". (2/Bakara-101.)

"Allah, Kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz, diye ahid almıştı. Onlar ise, onu arkalarına atıp az bir değere değiştiler. Alış verişleri ne kötüdür!" (3/Ali İmrân-187.)

İşte bugün Türkiye Müslümanlarının içinde bulundukları zillet durumunun yegâne nedeni ifrat, tefrit ve dolayısıyla tefrikada olmalarından başka bir şey değildir. Bu üç hastalığın nedeni ise, elbette ki Kur'an ve Kur'ana götüren ilimlerin ihmal edilip, bunların yerine başka şeylerin konmuş olmasıdır. Diğer bir ifadeyle, bazı kimselerin yazdıklarına gösterilen ihtimam, verilen değer, Allah (cc)'ın Kitabına verilmemektedir.

 "Ey iman edenler! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin. Allah'ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve sonunda O'nun katında toplanacağınızı bilin". 8/Enfâl

"Aranızdan yalnız zalimlere erişmekle kalmayacak fitneden sakının, Allah'ın azabının şiddetli olduğunu bilin". (8/Enfâ-24.25.)

 

İkinci özellik şâhid ümmet:

Bu ümmetin ikinci özelliği, insanlar hakkında şâhid olarak gönderilmiş olmasıdır. Fakat ikinci ve üçüncü özellikler kimler için geçerli olduğu hususu, ûlema arasında tartışmalı bir konudur. Ümmet kimliğini taşımak, son iki özelliğe haiz olmak anlamına gelmez. Zira ümmetten sayılmak başka, insanlar hakkında şâhidlik yapabilmek ve insanlar için ortaya çıkarılan hayırlı olma vasfına haiz olmak başkadır. İslâmiyeti kabul eden herkes, elbetteki bu ümmetin bir ferdi olma hüviyetini kazanmış olur. İslâm Hukuku açısından bunu kimse tartışamaz. Fakat insanlar hakkında şâhid olma konusu, apayrı bir husustur. Bu şerefe ancak Allah (cc)'ın emirlerine tam olarak imtisal edenler ulaşabilir.

“İşte böylece sizi vasat bir ümmet kıldık ki, siz, insanlar üstünde şâhid olasınız, Peygamber de sizin üstünüzde şâhid olsun”... (2/Bakara-143.)

“Ey iman edenler! Rükû edin, secdeye varın, Rabbinize kulluk edin, iyilik yapın ki saadete erişesiniz.

Allah uğrunda gereği gibi cihat edin. O, sizi seçmiş, babanız İbrahim'in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve Kuran'da, peygamberin size şâhid olması, sizin de insanlara şâhid olmanız için size Müslüman adını veren O'dur. Artık, namaz kılın, zekât verin, Allah'a sarılın. O sizin mevlanız ( sahibiniz)dir. Ne güzel mevla ve ne güzel yardımcıdır.” (22/Hacc- 77.78.)

Allah-u Teâlâ bu ayetlerde İslâm ümmetinin diğer ümmetlerden üstün olduğunu açıkça belirtmektedir. Bir taraftan bu ümmetin güzel meziyetleri, üstün vasıfları belirtilirken, diğer taraftan da yüklenmiş olduğu görev ve sorumlulukları hatırlatılıyor. Hem hatırlatılıyor, hem de o görev ve sorumlulukların tam ve gereğince yerine getirilmesi emrediliyor. Makam ve mevkinin büyüklüğü, görev ve sorumluluğun ağırlığını da beraberinde getirir. İlim ehlinin yüklenmiş olduğu sorumluluk, çok daha da ağır ve büyüktür. Esasen yötecileri murakabe etme, ümmeti irşad ve her hususta onları bilgilendirme ilim ehlinin görevidir.

Bazı kimseler bu ayetlere bakarak, ümmet halkası içersinde olan herkesin; sanki bu ayetlerin şumuluna giriyormuş gibi yanlış bir yorumla, ayetlerin tazammun ettiği mananın dışına çıkmaktalar. Hâlbuki ayetlerde kasdedilen mana, İslâm kimliğini taşıyan bütün Müslümanları kapsamamaktadır. Bunun böyle olması, yani ayetlerin tazammun ettiği mana bütün Müslümanları kapsıyor olması, ne aklen, ne de naklen mümkündür. Emrolunduğu gibi dosdoğru olmayan, kendi aleyhlerine de olsa adil ve dürüst davranmayan kimselerin, başkaları hakında şâhidliklerinin kabul edilmesi mümkün müdür?

Siz, dürüst olmayan birinin kendi hakkınızda yapacağı şâhidliği kabul eder misiniz? Sanmıyoruz ki, tam güvenirliği olmayan birinin şâhidliğini kabul eden bulunsun. Öyleyse, âdili mutlak olan Allah, neden bu gibilerinin şâhidliklerini kabul etsin. Kullarını bu gibi kimselerin şehâdetlerine göre mükâfat veya cezalandırsın? Elbette ki Allah-u Teala İslâm ümmetini diğer bütün ümmetlerden üstün kılmıştır. Fakat bu üstünlüğe nasıl ve kimlerin ulaşabileceği ölçüsünü de Kur'an'ı Kerimde açıkça belirtmiştir. İşte bu ölçülere riayet etmeyenler, sıradan bir Müslüman olmaktan öteye geçemezler. Yani, sadece dünyevi işlerde hukuki açıdan Müslüman olarak kabul edilir ve öylece kalırlar.

Bir teşbihte bulunacak olursak, aynen bir devletin kimliğini taşıyan herhangi bir devletin vatandaşları gibi. Mesela, laik T.C.'nin kimliğini taşıyan herkes bu ülkenin resmi vatandaşı olarak kabul edilir. Fakat Hukuki açıdan her vatandaşına eşit davranması gerekirken, laik T.C. muvahhid Müslümanlar ile, laik ve Kemalist olanlara eşit davranmamaktadır. Zira muvahhid Müslümanlar laik ve Kemalist olmadıkları için, laik T.C. nezdinde güvenilir kabul edilmemekte, (!) onlara diğer insanlardan farklı davranmaktadır. Çünkü laik T.C.'ne dürüst vatandaş olma kıstası laik, (!) Kemalist (!) ve Batı hayranı olmaktır... Mesela hanımı İslâmi tesettüre uygun giyinen ve İslâmi yaşamaya özen gösteren bir Subay, bir Rektör veya herhangi bir bürokrat ile, hanımının açılıp saçılmasına, yabancılarla dans etmesine müsaade eden kimseler, laik T.C. nezdinde asla aynı tutulmaz ve Müslümanların şâhidliklerine itibar edilmez!.. Misalleri çoğaltmaya gerek yok. Bu kısacık misaller üzerinde düşünerek değerler ölçüsünü kıyaslayın. Aşağıya alacağımız ayeti celileler, şâhidlerden kimlerin kasdedildiğini daha iyi anlamamıza yardımcı olacaklardır.

“Eğer siz (Uhud'da) bir yara almışsanız, (size düşman olan) o topluluk da (Bedir'de) benzeri bir yara almıştı. Böylece biz, Allah'ın gerçek mü'minleri ortaya çıkarması ve içinizden şâhidler edinmesi için, bu günleri bazen lehe, bazen de aleyhe döndürmekteyiz. Elbette ki Allah, zulmedenleri sevmez.” (3/Al-i İmran-140.)

Ayette görüldüğü gibi gerçek mü'minler ile (zımnen de) sathi imana sahip olanlardan söz edilmektedir. İşte bu iki kesimin (gerçek mü'minler ile sathi imana sahip olanların) birbirlerinden ayrılması için, Allah-u Teâlâ Müslümanları çeşitli imtihanlara tabi tutmaktadır. Bu, dün de öyleydi bugün de. Bu imtihan, kıyamete kadar gelecek olan tüm Müslümanlar için söz konusudur. Ve bu sınama, her zaman için geçerli olan ve asla değişmeyen İlahi bir yasadır. İşte bu ayetten de anlaşılan o ki, Allah (cc) katında şâhidlikleri makbul olanlar, ancak ümmet içersinde (ilim, iman ve amel bakımından kemale ermiş en üstün vasıflara haiz olan ve) müsibetler karşısında sebat gösteren seçkin ve erdemli kimselerdir. Aşağıdaki ayetler de bu sözümüzü teyid etmektedir.

“Her ümmete bir şâhid getirdiğimiz ve seni de bunlara şâhid -olarak-getirdiğimiz vakit durumları nasıl olacak?

O gün, inkâr edip peygambere baş kaldırmış olanlar, yerle bir olmayı ne kadar isterler ve Allah'tan -asla- bir söz gizleyemezler.” (4/Nisa-v40.41.)

“Ey iman edenler! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şâhidler olun...” 

...”Peygambere indirilen Kur'an'ı işittiklerinde, gerçeği öğrenmelerinden gözlerinin yaşla dolarak, “Rabbimiz! İnandık, bizi de şâhidlerden yaz. Rabbimizin bizi salih -olan bir- milletle birlikte bulundurmasını umarken niçin Allah'a ve bize gelen hakka (Kur'an'a) inanmayalım?” dediklerini görürsün.

“Allah, “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara Beni ve annemi Allah'tan başka iki ilah olarak benimseyin dedin?” demişti de, o: “Haşa, hak olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemişsem, şüphesiz Sen onu bilirsin; Sen, benim içimde olanı bilirsin; ben Sen(nin indin)de olanı bilmem; doğrusu görülmeyeni bilen ancak Sensin” demişti,

“Ben onlara sadece Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin diye bana emrettiğini söyledim. Aralarında bulunduğum müddetçe onlar hakkında şâhidtim beni aralarından aldığında onları Sen gözlüyordun. Sen her şeye şâhidsin.” 5/Maide-8. 83. 116.117.

Kıyamet günü her ümmetten bir şâhid getiririz; inkâr edenlere itiraz için izin de verilmez, onların özürleri de dinlenmez.

O gün her ümmetten bir kişiyi onlara şâhid tutarız. Seni de ( Ey Muhammed) ümmetine şahit getiririz. Sana her şeyi açıklayan ve Müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, rahmet ve müjde olarak Kur'an'ı indirdik.” 16/Nahl-84.60.

“Yalan söyleyerek Allah'a iftira edenden daha zalim kim vardır? İşte bunlar Rablerine götürülürler ve şâhidler: “Rablerine yalan söyleyenler bunlardır” derler. İyi bilin ki Allah'ın lâneti zalimlerin üzerinedir. “ 11/Hud-18

 “Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanır, kitab açılır, peygamberler ve şâhidler getirilir ve onlara haksızlık yapılmadan, aralarında âdaletle hüküm verilir.” 39/Zümer-69.

Görüldüğü gibi bu ayeti celileler, her ümmetin kendi peygamberi veya her ümmetin içinden bir ya da birkaç kişi ancak kıyamet gününde şâhidlik yapacaklardır. Ümmet kimliğini taşıyan herkesin insanlar hakkında şâhidlik yapmaları sözkonusu olmadığı gibi, şâhidlik vasfına haiz olanlar, hem sadece kimliklerinde İslâm yazılı olan sathi iman sahibi Müslümanların hakkında, hem de diğer tüm insanların hakkında şâhidlik yapacaklardır.  Bu hususta rivayet olunan ve birçok Müslümanlarca da bilinen bazı hadislerin sıhatları hakkında mütmain olmadığımızdan, buraya almaktan imtina ediyoruz.

Şu ayeti celile üzerinde de iyice düşünülecek olursa, konumuza ışık tutacağı gibi, Allah (cc) katında kimlerin değer bakımından daha üstün olduğunu ve dolayısıyla ayetlerde kastedilen şâhidlerin kimler olabileceğini daha iyi anlamış oluruz.

“Allah şu iki adamı misal veriyor: Biri hiçbir şeye gücü yetmeyen bir dilsiz -ki efendisine yüktür, nereye gönderse ondan bir hayır çıkmaz. Bu hayırsız kimse-, sırat-i müstakim üzere olan ve adaletle emreden kimse ile bir olabilir mi?” 16/Nahl-76.

İşte bu ayetteki misal hâşâ boşuna verilmemiştir. Kendisine emredilenleri eksiksiz yerine getiren kimse ile dilsiz, beceriksiz ve sakar birinden misal veriliyor. Her ikisi de insan fakat değer ve gördükleri iş bakımından aynı değillerdir. İşte bu misalde hem Müslümanların kendi aralarındaki farkı, hem de muvahhid Müslümanlar ile diğer insanlar arasındaki farkı anlamamız için bu ve benzeri misaller verilmektedir. Kur'an'da bu gibi misaller ve aynı manaya gelen birçok ayetler bulunmaktadır.

“Sonra bu Kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere miras bırakmışızdır. Onlardan kimi kendine zulmeder, kimi orta davranır, kimi de, Allah'ın izniyle, hayırlara koşar. İşte büyük lutuf budur". (35/Fatır-32.)

Bu ayette de Müslümanlar veya tüm insanlar üç sınıfa ayrılmaktadır. Kendine zulmedenler; orta halli olanlar ve tüm hayırlı işlerde önde ve yaşantılarıyla insanlara örnek ve önder olma vasfına haiz olan Allah (cc)'ın has kulları. İşte şâhid olabilme özelliğine haiz olanlar, üçüncü kategoride zikredilenlerdir ancak. Her şeyin en doğrusunu yalnızca Allah bilir. Ve işte

"-Rabbe kul olmuş öyle erler var ki- Bunları ne ticaret ve ne de alışveriş Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyar. Bunlar, gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar.

Allah, onları işlediklerinin en güzeliyle mükâfatlandırır ve lütfünden onlara fazlasıyla verir. Allah dilediğini hesapsız şekilde rızıklandırır." 24/Nûr-(37.38.)

 

Üçüncü özellik, hayırlı ümmet:

Geçmiş ümmetlerden hiç birine verilmeyen birçok üstün vasıflar ve güzel meziyetler, İslâm ümmetine verilmiş olduğunu daha önce de belirtmiştik. Allah-u Teâlâ İslâm ümmetine bu üç özelliği vermekle, onları bütün insanların fevkine çıkarmıştır. İşte bu, Rabbimizin İslâm ümmetine en büyük ihsanı ve iltifatıdır. Bakın Rabbimizin bize olan şu ihsan, ikram ve iltifatına ki, İslâm ümmetini tüm beşeriyet için hayırlı bir ümmet olarak ortaya çıkarmış olduğunu buyurmaktadır.

Ve, Rabbimiz bu ümmeti, bütün insanlığı hayra ve hakka yönelten, kötülüklerin önünü kesip, tüm iyilikleri emreden ve kendi nefislerinde de tatbik edenler olarak tavsif etmektedir. Yine bu ümmeti, ifratı ve tefriti olmayan, dinden hiç bir şeyi eksiltip artırmayan, her işlerinde ölçülü ve âdil davranan vasat bir ümmet olarak beşeriyete ilan ediyor...

“Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış hayrlı bir ümmetsiniz. Ma'rufu emreder, münkerden nehyedersiniz ve Allah'a inanırsınız...” (3/Al-i İmrân-110)

Bu ayeti celile, İslâm ümmetinin bütün insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmet olduğunu apaçık olarak göstermektedir. Bu, şu demektir ki, İslâm ümmeti, âlemlerin Rabbi tarafından özel bir görev ile görevlendirilmiştir. Beşeriyete öncülük yapmak ve onları hakka yöneltmek için görevlendirilmiştir. Beşeriyete hayırlı olan her şeyi emredip yaptırmak, kötülüklerin önünü kesmek için görevlendirilmiştir.

İslâm ümmeti, yeryüzünde zulmü ve batılı ortadan kaldırmak, bunların yerine hak ve âdaleti hakim kılmak için görevlendirilmiştir. İslâm ümmeti, yeryüzünde yaşayan tüm mahrum ve mazlumların, zalim müstekbirlerce gasbedilen haklarını geri almak için görevlendirilmiştir... İslâm ümmeti, cahiliyyet döneminden kalma her çeşit şirk ve putperestliği ortadan kaldırmak, yeryüzünde tevhid akidesini ikame etmek için görevlendirilmiştir... Al-i İmran 110. ayetinin kısaca mefhumu -Allah-u âlem- bu gibi hususları zımnında taşımaktadır.

İslâm ümmetinin fazileti ve diğer ümmetlerden üstün olduğu hakkında birçok hadis de varit olmuştur. Biz daha fazla ayrıntılara girmeden, Resul-i Ekrem (sav)in ümmeti hakkında buyurmuş olduğu bazı hadisleri zikretmekle yetineceğiz. Daha sonra, bizden önceki Müslümanlarla kendi durumumuz arasında bir mukayese yapıp, Allah (cc) ve Resulûnün (s.a.a.) övgülerine lâyık olup olmadığımızın muhakemesini yapacağız.

 

Bu Hususta Varit Olan Bazı Hadisler:

Resul-i Ekrem buyuruyor:

<< (Daha önce) Hiçbir kimseye (ümmete) verilmeyen -üç şey- bu ümmete verilmiştir.

1-Allah Teala buyurmuştur: "Benden isteyin-duâ edin- dûanıza icabet edeyim". 40/60)

2-Yine buyurmuştur: "Allah dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır". 22/76)

3- Yine buyurmuştur:  "İşte böylece sizi, vasat bir ümmet kıldık ki siz, insanlar üzerinde şâhid olasınız..." 2/143) İşte bu, (önceki) peygamber(ler)e: “Sen, kendi ümmetin üstünde bir şâhidsin” denilirdi.

b-<<Kuşkusuz benim şu ümmetim, merhamet olunmuş bir ümmettir. Onlar için ahirette ne hesap ne de azâb var. Ancak onların -ümmetimin- azâbı dünyada öldürülme, belalar, zelzeleler ve fitnelerdir.>>

<<Allah Teala, benim ümmetime üç şey vermiş ki, onlardan önce hiçbir kimseye (ümmete) vermemiştir.

1- ”Es Selam” Bu ise, cennet ehlinin tahiyyesidir. (birbirleriyle selamlaşma ve duâ etme biçimidir)

2- Melekler gibi (namaz ve savaşlarda) saf tutmaları.

3- (Duâdan sonra) Amin (demeleri)..

<<Allah Teala üç şeyden ümmetimi muaf tutmuştur; Hata yapmaktan, unutmaktan ve icbar olunan şeylerden.>> (kendilerine herhangi bir söz ve fiilin zor kullanılarak söyletilip yaptırılması) Başka bir hadiste uyku ilavesi de bulunmaktadır. (Kenzu'l Ummal-c.12.s 171.. 174.)

Peki, biz Allah (cc) ve Resulû'nün (s.a.a.) övgülerine mazhar olmuş bir ümmet olarak, bu övgülere lâyık olmak için gayret gösteriyor muyuz? Bu ümmetin bir parçası olarak, Rabbimizin bize yüklemiş olduğu görevleri yerine getiriyor muyuz? Görevlerimizi yerine getirme bir yana, biz nasıl bir ümmet olduğumuzun ve bu ümmetten olmayı kabul etmekle, nasıl bir yükümlülük altına girdiğimizin şuurunda mıyız? İslâm halkasını boynumuza takmak ve böylece ümmet kimliğini almakla, âlemlerin Rabbi ile bir ahitleşme yapmış olduğumuzu bilincinde miyiz?

İşte bütün bu sorular üzerinde iyice düşünmeli, Rabbimizle yapmış olduğumuz ahdimize bağlı olup olmadığımızın muhasebesini yapmalıyız. Ve gözümüzü açıp, bir kendi halimize, bir de diğer ümmet-milletlerin durumuna bakalım. Gerçekten de biz mi, bizim dışımızda olan gayrimüslimlere öncülük yapmaktayız, yoksa onlar mı bize? Onlar mı bizi taklit etmektedir, biz mi onları taklit edip peşlerinden koşuyoruz?

Herhalde çarkın tersine dönüyor olduğunu göreceğiz! Yani onlar bizi değil, biz onları taklit ediyoruz. Çarkı tersine döndüren de bizleriz. Adamlar, gökyüzünü (gezegenleri), yerkürenin ve denizlerin altını/üstünü, fethettiler. Biz ise, yerimizde bile sayamıyoruz. Hep geriye gitmekte, geride kalmaktayız! Her konudaki bilgiyi onlardan alıyor, insan haklarını onlardan öğreniyoruz! Sorunlarımızı, onların hakimliğinde çözmeye kalkışıyoruz!... Bunlardan daha kötü olanı ise, onların tüm ahlaksızlıklarına özenip, ahlak diye almamızdır. Bir bakın çevrenize; Türkiye'ye ve halkı Müslüman olan diğer ülkelere. Allah (cc)'ın haram kıldığı şeylerden, Avrupa'da olup da, bizde olmayan ne vardır? Keşke teknik vs. bilgileri onlardan alsaydık da, buna mukabil biz de İslâm ahlakını onlara verseydik, verebilseydik. Ama heyhat, bizim onlara verebilecek hiçbir şeyimiz kalmadı!.. Bize bırakılan bütün sermayeyi tükettik!.. Hem din bakımından, hem dünyevi bakımından iflas ettik!.. Ne dinimizi, ne de dünyamızı mamur edebildik. Kur'an'ın tabiriyle bu durumumuz, hem dünya'da hem ahirette hüsrana uğramaktır. (22/11.)

İslâm'ı söz ve şekilcilikten ibaret sandık. Kupkuru bir isimden başka hiçbir şeyimiz kalmadı. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın dedik. Fakat yılan hepimizi soktu ve yılanın zehiri bizleri sersem ettiği halde de bunun farkında bile değiliz. Hiçbir şeyi duymaz, görmez, anlamaz olduk. Her tarafımızı cahileyyenin pislikleri sarmış olduğu halde, bunu göremiyor, idrak edemiyoruz. Hatta bütün bu pislikler artık bize normal gelmektedir. Birbirimizi uyaramaz, uyarmaktan dahi çekinir olduk...

Mehmet Atlan

 

Devam edecek...

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kaynak: Kur'an Zaviyesinden Klasik Fir'avn ve Çağdaş Fir'avnlar - Evrensel Yayıncılık - 1998 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler