bu-film-herkese-iyi-gelecek-b3009c.jpg

Emr-i bil ma'ruf, nehiy anil münker -İyiliği emretmek kötülükten sakındırmak-

insanları hayra yöneltmek, onlara ma'rufu emredip, münkerlerine engel olmak, sadece İslâmiyet'te bir kurum, bir müessese olarak bulunmaktadır. İşte bu, sadece İslâmiyet'te diğer ibadetler gibi farz olarak oluşması ve devam ettirilmesi gereken bir husustur.

20 Ağustos 2018 Pazartesi

Emr-i bil ma'ruf, nehiy anil münker

Al-i İmran 110. ayeti celilesinde İslâm ümmeti 'emr-i bil ma'ruf, nehiy anil münker' görevini yapanlar olarak vasfedilmektedir. Kuşkusuz bu görev, ümmetin tümüne şamil değildir. Şâhidlikte olduğu gibi bu görev de, ümmetten bir zümre için söz konusudur. Esasen bu görev, en zor bir görevdir. Özellikle yaşadığımız bu kötü ortamda, bu ulvi görevi ifa etmek daha da zordur. Bir bakıma bu görevi üstlenenler, ümmet için bir kalkan görevini de görmektedirler. Zira bunların yüklenmiş oldukları görev, İslâm mücahidlerinin yüklenmiş oldukları cihad kadar zordur. Zira bunlar da, her an hayatı bir tehlike ile karşı karşıyadırlar. Bu görevi üslenenler, mücahidlerden farklı olarak hem ilim ve iman bakımından güçlü ve yeterli olmalılar, hem de fiziki güç ve cesaret bakımından yeterli olmalıdırlar.

İslâm'a davet veya İslâm'ı tebliğ etmek de bunun gibidir. Yani davet ve tebliğ görevini, ancak ümmet içersinde ehil olan belli bir kesim ifa eder. Yoksa bilen bilmeyen herkes tebliğ etmeye kalkışırsa, faydadan ziyade zararlı olabilirler. Ancak, Müslümanlardan her birey iyi bildiği bir hususu, fakat haddini aşmadan insanlara iletmesinde bir beis yoktur.

Buna göre 'emr-i bil ma'ruf, nehiy anil münker'i umumi ve hususi olarak iki kategoride mülahaza etmemiz gerekir. Birincisinde, ümmetin içersinde belli bir grubun bu görevi toplumun geneline yönelik olarak ifa etmesi, ikincisi ise, Müslümanlar kendi aralarında iyilikleri teşvik edip, kötülüklere engel olma hususunda dayanışma içersinde olmalarıdır.

 

Bu görevi Ümmet'ten belli bir cemaatin ifa etmesi:

“Sizden, hayra çağıran, ma'rufu emredip, münkerden nehyeden bir cemaat olsun. İşte kurtuluşa erenler yalnız onlardır.” (3/Al-i İmran-104.)

Görüldüğü gibi bu ayeti celilede, bütün ümmetin değil, sadece bir cemaatın bu görevi ifa etmesinden söz edilmektedir. İşte bu cemaat bütün insanları hayra çağıracağı gibi, onlara ma'ruf olanı emredip, münker olan işlerine de engel olurlar. Bu ise, bir güç ve otorite gerektirmektedir. Zira bu görev ifa edilirken çok büyük engeller ve tehlikelerle karşı karşıya kalınacağı muhakkaktır. İnsanların işledikleri kötülüklerine müdahale etmek, onların karşısına dikilip işlemekte oldukları münkerleri izale etmeye kalkışmak, elbette ki kolay değildir. Bu bakımdan, 'emr-i bil ma'ruf ve nehiy anil münker' görevini, ümmet içersinde bir cemaat yerine getirecek, fakat Müslümanlar da bu cemaatin arkasında olacaktır. Tüm Müslümanların bu cemaati maddi ve manevi her hususta desteklemeleri dini bir vecibe, bir farizadır. Aynen cihada çıkamayan Müslümanların, mücahitlere maddi ve manevi yardım etmeleri farz olduğu gibi. Ve:

“Onlar öyle kimselerdir ki, onları yeryüzüne yerleştirirsek -onlara iktidar verirsek- namaz kılarlar, zekât verirler, ma'rufu emrederler, münkerden nehyederler. İşlerin sonucu Allah'a aittir.” (22/Hacc-4.)

İşte bu ayeti celileden anlaşılan, 'emr-i bil ma'ruf ve nehiy anil münker' görevinin hakkıyla ifa edilebilmesi için iktidar olmak gerekir. Zira iktidar güç demektir. Kim iktidarda ise, güç de ondadır. Bugün bu görevin yerine getirilememesi, Müslümanların iktidarda olmamasındandır. Bu yüzdendir ki, münker her gün biraz daha yayılmakta, Müslümanlara dahi sirayet etmektedir. İslâm'ın hükümran olmadığı yerlerde, münkerin önüne geçmek ya da münkerden korunabilmek mümkün değildir. İşte bu yüzdendir ki biz, bu görevin hakkıyla ifa edilebilmesi için bir güç ve otoritenin şart olduğunu söylemekteyiz.

 

Tebliğ etmek ile münkere engel olmanın farkı:

İnsanları İslâm'a davet etmek veya İslâm'ı insanlara tebliğ etmek ile insanların işledikleri kötülüklere engel olmak aynı değildir. Birincisinde herhangi bir tehlike söz konusu olmayabilir. Zira insanlar, bu daveti ya kabul eder veya red eder. Bunda zorlama söz konusu değildir. Fakat ikincisi öyle değil. Bunda insanların işledikleri kötülüklere doğrudan müdahale söz konusudur. İşte bu, belli bir güç ve otoriteye sahip olmayı gerekli kılmaktadır. Çünkü münkere karşı çıkmak, hatta onu izale etmeye kalkışmak oldukça zordur.

Nedir münker? Münker, şeriatın yasakladığı, akl-ı selimin kötü kabul ettiği her iş ve eylem münkerdir. Başta Allah (cc)'a şirk olmak üzere zulüm, zina, içki, kumar, terör ve benzeri kötü işlerin tümü münkerdir. İnsanların çoğu münkeri işlediklerine göre, bu ulvi görevi ifa edenlerin karşısına çıkacak engelleri tasavvur ediniz.

Bu görev cihadın bir çeşididir. Bu görev, yer ve zamanına göre bazen söz, bazen yazı ve bazen de fiili müdahale ile ifa edilir. Her üç halde de tehlike söz konusudur. Bundaki zorluk, fiili cihad'daki zorluktan daha büyüktür. Bu bakımdan, bu görevi ifa edenlerde aranan şartlar, küfre karşı cihad eden mücahitlerde aranmamaktadır. Bu görevi üstlenenlerin cesur ve çok iyi bir bilgiye sahip olmalarıyla birlikte, insan psikolojisini iyi bilmeleri ve bu görevi ifa ederken hatır veya menfaat için ketmi ilim etmemeleri şarttır. İşte bu işin zorluğundan dolayıdır ki Allah-u Teala “... İşte kurtuluşa erenler -iflah olanlar- yalnız onlardır.” diye buyurmaktadır.

Al-i İmran 104'ncü ayetinde zikredilen cemaat, umumi bir görev yüklenmiş fakat belli özelliklere haiz olan hususi bir cemaattir. Yani bu cemaat hem Müslümanları hayra yöneltecek ve onlara ma'rufu emredip münkerlerine engel olacaklar, hem de diğer tüm insanlara yönelik olarak bu görevi ifa etmeye çalışacaklar. Bu bakımdan, bu ulvi görevi üstlenenlerin yükleri ağır, işleri de gayet zordur. O nisbette sevapları da büyük olacaktır...

Bir de, bütün Müslümanlar kendi aralarında (kadın ya da erkek ayrımı yapılmaksızın) herkes bilgisi nisbetinde bu görevi yapmakla mükelleftir. Birinci kesimde aranan şartlar ikinci kesimde aranmamaktadır. Fakat yine de mükellef olan her Müslümanın, hayr nedir, ma'ruf ve münker nelerdir, bunları bilmesi gerekir. Zaten Müslümanın büsbütün cahil olması asla caiz değildir.

 

Mü'minlerin bu görevi kendi aralarında ifa etmeleri:

'Emr-i bil ma'ruf, nehiy anil münker' görevini bütün insanlara yönelik olarak belli bir cemaatin deruhte etmesi gerektiğini yukarıda belirtmiştik. Bu görevin hakkıyla yerine getirilebilmesi için de, bir otoriteye ve belli bir güce olan ihtiyaca da işaret etmiştik. Ancak Müslümanların kendi aralarında bu görevi ifa etmeleri için ne bir gücün, ne de bir otoritenin olması gerekir. Güç ve otorite olmasın demiyoruz. Belli bir güç ve otoritenin olmadığı durumlarda dahi, Müslümanların bu ulvi görevi hiçbir surette ihmal etmemeli, bu görevi kendi aralarında yerine getirmelidirler.

Müslümanların İslâmi bir devlet ve bir otoritenin olması doğrultusunda çalışıp çalışmamaları konusunu tartışmak dahi, bizce en abes olan bir husustur. İslâmi bir devletin oluşması ve bu devletin bekası hususunda büyük bir gayret içersinde olmak, her Müslümanın en önemli görevlerindendir. Zira İslâmi bir hükümet olmadığı yerlerde, Müslümanların ibadetlerini tam ve hür olarak yapabilmeleri mümkün değildir. Bu konunun yeri burası olmadığından ayrıntılara girmek istemiyoruz. Mü'min erkek ve mü'min kadınların birbirlerine yardımcı olmaları hakkında Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridir; ma'rufu emreder münkerden nehyederler; namaz kılarlar, zekât verirler, Allah'a ve Peygamberine itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hâkimdir.

Allah mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara, temelli kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler, Adn cennetlerinde hoş meskenler va'detmiştir. Allah'ın rızalığını kazanmak ise en büyük şeydir. İşte büyük kurtuluş budur.” (9/Tevbe-71.72.)

Görüldüğü gibi bu ayetler belli bir cemaatı değil, kadın/erkek tüm mü'minlere hitab etmektedir. Yani mükellef olan bütün Müslümanlar, bu ayetlerin kapsamına girmektedir. Bu ise, Allah-u Teâlâ'nın kadın/erkek bütün Müslümanlara en büyük bir mükâfat ve iltifatıdır. Zira Allah-u Teâlâ bu ayetlerinde bir taraftan mü'min erkek ve mü'min kadınların birbirlerinin velileri olarak tanımlarken: diğer taraftan da onların güzel meziyetlerini anlatmaktadır.

“Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridir; ma'rufu emreder münkerden nehyederler; namaz kılarlar, zekât verirler, Allah'a ve Peygamberine itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakimdir.“ 9/Tevbe-71.

Yukarıdaki ayet dikkatle okunursa, Allah-u Teâlâ mü'minleri vasfederken yapın, edin veya yapsınlar etsinler gibi ifadelerin yerine, yaparlar, ederler gibi ifadelerle direkt olarak onların güzel meziyet ve sıfatlarını anlatmaktadır. Sonraki ayette ise, bu güzel meziyet ve sıfatlara haiz olan o mü'minlere yaptıklarına karşılık va'dedilen cennetler zikredilmektedir. Bu cennetlerden çok daha büyük olan bir mükâfat ise, kuşkusuz Allah (cc)'ın rızalığıdır. Evet, Allah (cc) tarafından sevilmek, övülmek ve bunu bütün âlemlere ilan edip duyurmak... İşte en büyük ve esas mükâfat budur... Müslümanlar, yalnızca Tevbe 71. ayetine göre amel eder ve oradaki vasıflara layık olurlarsa, işte o zaman Rabbimizin 72. ayetteki va'dine de layık olmuş olurlar. Ve işte bu, ayette zikredilen nimetlere sahip olmanın kesin ve garanti belgesi...

Bu ayetlerden önceki ayetler ise, münafık erkek ve kadınların çirkin sıfatlarını anlatmakta ve onların gerçek yüzlerini bizlere tanıtmaktadır. Bu çirkin sıfatlarından dolayı da, Allah (cc)'ın lânet ve gazabına müstehak olduklarını ve neticede hepsinin de varacakları yerin cehennem olduğunu beyan etmektedir. Ayetleri bir bütün olarak ele alacak olursak, meselenin özü daha iyi anlaşılmış olur. Sonraki ayetleri önceye almamızdan maksat, konu Müslümanlarla ilgili olduğu içindir. Fakat yine de, konu ma'ruf ve münker ile alakalı olduğundan, birbirleriyle tam bir münasebeti olan diğer ayetleri de aşağıya almakta yarar görmekteyiz. Ayetler konuya şöyle başlamaktadır:

“Münafık erkek ve kadınlar da birbirlerindendir: münkeri emreder, ma'rufa -iyiliğe- engel olurlar; elleri de sıkıdır; Allah'ı unuttular, bu yüzden Allah da onları unuttu. Doğrusu münafıklar fâsıktırlar.

Allah, münafık erkek ve kadınlara ve inkârcılara, ebedi kalacakları cehennem ateşini hazırlamıştır. O, onlara yeter. Allah -onlara- lânet etsin! Onlara devamlı azab vardır.

Ey münafıklar! Siz, sizden önce daha kuvvetli, malları ve çocukları daha çok olup, hisselerince bunlardan faydalanan kimseler gibisiniz. Sizden öncekiler, hisselerince faydalandıkları gibi siz de hissenizce faydalandınız ve onların batıla daldıkları gibi siz de daldınız. İşte bunlar dünyada ve ahirette işleri boşa çıkanlardır, işte bunlar mahvolanlardır.

Kendilerinden önce olan Nuh, Ad, Semud milletlerinin, İbrahim milletinin, Medyen ve altüst olmuş şehirler halkının haberleri onlara gelmedi mi? Peygamberleri onlara belgeler getirmişlerdi. Allah onlara zulmetmemiş, onlar kendilerine yazık etmişlerdir.

Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridir; iyiliği emreder kötülükten nehyederler; namaz kılarlar, zekât verirler, Allah'a ve peygamberine itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakimdir.

Allah mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara, temelli kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler, Adn cennetlerinde hoş meskenler va'detmiştir. Allah'ın rızalğını kazakmak ise en büyük şeydir. İşte büyük kurtuluş budur.” (9/Tevbe-67...72)

İlk dört ayetler münafık ve kâfirlerin sıfat ve ahirette varacakları yeri; Allah-u Teâlâ'nın onlara lânet edip asla onlardan razı olmadığını ve fakat bütün bunlara kendi istek ve iradeleriyle işlemiş oldukları kötülüklerden dolayı müstahak olduklarını göstermektedir.

Sonraki iki ayet ise mü'min erkek ve kadınları tam aksi durum ve akibetlerinin mahiyetini ve Allah-u Teâlâ'nın onlardan ne kadar hoşnut olduğunu göstermektedir. İşte bu ayetler, iki kesimin birbirlerine olan zıtlık ve yüz seksen derecelik farkı ve insanlığa olan fayda ve zararlarını da açıkça ortaya koyuyor. Münafık ve kâfirlerin iyiliği emretmek ve kötülüğe engel olmak gibi bir vasıfları olmadığı gibi, işlerinin ana dayanağı zaten kötülükler üzerine kurulmuştur. Bu bakımdan, onlardan insanlık için herhangi bir hayır beklenemez. Zira insanları hayra yöneltmek, onlara ma'rufu emredip, münkerlerine engel olmak, sadece İslâmiyet'te bir kurum, bir müessese olarak bulunmaktadır. İşte bu, sadece İslâmiyet'te diğer ibadetler gibi farz olarak oluşması ve devam ettirilmesi gereken bir husustur.

Bu hususta Hz. Peygamber (sav) de şöyle buyurmaktadır:

<<Sizden kim bir münker -kötülük işleyeni- görürse -gücü yeterse- onu eliyle (müdahale edip) düzeltsin, buna gücü yetmezse diliyle müdahale etsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle ondan buğzetsin, bu ise imanın en zayıf olanıdır.>> Bu hadisi E. Davud, Müslim, Tirmizi, Nesai ve İbn-i Mace Ebu Said el Hudri'den rivayet etmişlerdir.

Bu ayet ve hadislerden anlaşılan o ki, Müslümanlar birbirlerini ikaz etmeli, bu hususta gevşek davranmamalıdırlar. Erkek olsun, kadın olsun her Müslüman kendi bilgisi ve gücü nisbetinde, birbirlerine iyiliği emredip, kötü bildiklerine engel olmalıdırlar. Aksi halde, kötülük yaygınlaşır ve neticede önüne geçilemez bir boyuta ulaşır. Bugün olduğu gibi... Eğer bugün İslâm alemi içersinde kötülük yaygınlaşmışsa, bunun tek nedeni Müslümanlar Kur'an'ı kulakardı edip, 'emr'i bil ma'ruf ve nehiy anil münker' müessesesine gereken ihtimamı göstermediklerindendir. İşte İsrail oğulları da bu hususta gevşek davrandıkları için Allah (cc)'ın lânetine müstahak oldular.

 

Düşmanlıkta değil, iyilik ve takvada yardımlaşmalı:

Müslümanlar, tüm iyiliklerde birbirleriyle yardımlaşmalı, zalimlere karşı birlik olmalı, içlerinden hata yapanları ikaz edip, düzelmelerine yardımcı olmalıdırlar. Zalim müstekbirlere karşı birlik olmaları için, birbirlerini teşvik ve tahrik etmelidirler. Aralarındaki sun'i olan grup ve hizip taassubunu yıkmalı, en azından diyalog içinde bulunmalıdırlar. Hiçbir Müslüman, ister umumi, ister kendi aralarında işlenmekte olan kötülükler karşısında sessiz kalmamalı, görmezlikten gelmemelidir.

“Ey iman edenler...! İyilik ve takvada yardımlaşın, günah işlemek ve düşmanlıkta yardımlaşmayın, Allah'tan korkun, zira Allah'ın cezası şiddetlidir.” 5/Maide-2.

İşte bu ayeti celile, hem Müslümanların tüm iyilik ve takvada yardımlaşmanın ehemmiyetini belirtmekte, hem de beşeriyete örnek olmaları hasebiyle ümmete ve tüm insanlığa zararlı olduğu kesin olan günah ve düşmanlık gibi hususlardan sakınmalarını emretmektedir. Yine bu ayetin zımnında, 'emr'i bil ma'ruf ve nehiy anil münker' de bulunmaktadır. Fakat ayette bu görevi ihmal edenlere bir de tehdit var. Evet, Müslümanlar ya düşmanlık ve günah işlemekte değil, iyilik ve tekvada tam bir dayanışma ile birbirlerine destek olur ve böylece Allah (cc)'ın rahmet ve rızalığına mazhar olurlar veya bu görevi ihmal ettiklerinden Allah (cc)'ın şiddetli azabına müstehak olurlar. Rabbimiz bizi, rahmetiyle rızalığına erişen ve ona layık olanlardan eylesin

 

Zalimlerden beri olmak ve onlara karşı dikilmek:

Mü'minler, yakın akrabaları da olsalar zalimlerden yana olmamalıdır. Her zaman için hakkın, haklının ve mazlumların yanında olmalı, yeryüzünde adaletin tesisi ve bekası için büyük bir gayretle çalışmalıdırlar. Adaletin icrasında hatır gözetmeksizin, herkese hakkı olanı eksiksiz teslim etmek hususuna dikkat edilmelidir. Herkese hakkı olanı eksiksiz teslim etmek diyoruz. Zira bazı Müslümanlar, adalet ile eşitliği birbirine karıştırarak, bu iki kavramı aynı manada algılamaktadırlar. Hâlbuki bu tamamen yanlış bir anlayıştır. Belki de, sosyalistlerden etkilenildiğinin farkına bile varılamamaktadır. İslâm'daki adalet ile bir felsefi din olan Sosyalizmin eşitlik anlayışı tamamen farklıdır.

Sosyalizmin veya Demokrasinin eşitlik anlayışı, hem fıtrata, hem de akla ve mantığa aykırı düşmektedir. Bir misal verecek olursak, bir kilo altın ile bir kilo bakır, ağırlık bakımından eşittirler. Fakat değer bakımından onları eşitleyemezsin. Bu, bilimsel olarak da, vakıa olarak da mümkün değildir. Bir kadınla, bir erkeği de eşitleyemezsiniz. Bunların hiçbiri de değer, güç ve gördükleri iş bakımından aynı değiller. Öküz çifte koşuluyor diye, (eşitlik adına) ineği de çifte koşalım diyemezsiniz. Bunun gibi, ebeveynin sahip olduğu haklara, evlatta eşit biçimde sahip olsun diyemezsiniz. İşte bu tür bir eşitlik anlayışı, zulmün ta kendisidir. Örnekleri çoğalmak mümkündür. Fakat bu kadarıyla yetiniyoruz.

Demek ki, İslâm'ın öngördüğü adalet ile Sosyalizm veya Demokrasi'nin eşitlik anlayışı aynı değildir. Birinde herkese ve her yaratığa hakkını vermek ön görülmüş iken, diğerlerinde her şey herkesin veya herkes her hususta eşittir gibi fasit ve insan fıtratına aykırı bir eşitlik anlayışı ileri sürülmektedir. Herkes her hususta eşittir teziyle ortaya çıkan bu felsefi düşüncede bir düzensizlik ve keşmekeşlik var. Bu iddia, sadece bir slogan ve aldatmacadan ibarettir. Sosyalistlerin hiçbiri, bu sloganlarını pratikte uygulamış değiller. Bunu, şu ya da bu ülkeden örneklemeye gerek yok. Zaten her şey gün gibi ortadadır. Dün azılı bir Sosyalist iken, bugün tam bir Amerikancı Kapitalist kesilen Türkiye Sosyalistlerinin durumu da malumdur. Demokrasi ve demokrat olduğunu söyleyenlerin durumu da onlardan farklı değildir. Burası yeri olmadığından, konunun dışına çıkıp ayrıntılara girmek istemiyoruz. Zaten bize yabancı olan ideoloji mensuplarından (bazı istisnalar dışında) dürüst ve sözlerinin eri olmaları beklenemez. Bu sıfat, ancak Müslümanlara mahsus bir sıfattır.

“Ey Resulüm! Sen ve beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun(unuz) gibi dosdoğru ol(un). Aşırı gitmeyin, doğrusu Allah yaptıklarınızı görür. Zulmedenlere yönelmeyin, yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah'tan başka veliniz -dostunuz- yoktur; sonra -Benden- yardım da görmezsiniz.” (11/Hud-112-113.)

“Aranızdan yalnız zalimlere isabet etmekle kalmayacak fitneden sakının, Allah'ın azabının şiddetli olduğunu bilin.” (8/ Enfal-25.)

Hz. Ali (a.s.)'nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber(s.a.a.) şöyle buyurmaktadır:

<<Müslümanı aldatan, ona zarar veren ve ona düzen kuran bizden değildir..>> (Feydu'l Kadir-c.5.s.387.)

Bir başka hadiste ise:

<<Kim sabahlar -ve o gün- Müslümanların sorunlarıyla ilgilenmezse onlardan değildir. Ve kim “Ey Müslümanlar” diye feryat eden birinin sesini duyar ve onun yardımına koşmazsa Müslüman değildir..>> diye buyurulmaktadır. Ondört Ma'sumdan Kırkar Hadis-h.n.2.

Bu ayet ve hadislerde görüldüğü gibi, Müslümanım diyen hiç kimse (sebep ne olursa olsun) azıcık dahi zalimlerden yana ya da onlarla beraber olamaz. Mazlum ve darda olan kardeşinin feryatlarına kulaklarını tıkayamaz. Kaldı ki Müslüman olarak bilinen nice insanlar var ki, küfür adına, Laiklik ve Demokrasi adına, büyük şeytan ABD ve diğer emperyalistler adına, ömrünü şeytanın yolunda boş yere tükettiğinin belki de farkında bile değildir. Fakat bu gibilerin varacakları yer, cehennemden başka bir yer değildir...

Hâlbuki siz ne kadar zalim müstekbirlerden yana olursanız olun, bir gün mutlaka size de yöneleceklerini ve o mazlumlara yaptıklarını size de yapacaklarını; belki daha da kötüsünü yapacaklarını unutmamak gerekir. Hiçbir zalimden vefalı ve adil olması, merhametli davranması beklenemez. Bu, eşyanın tabiatına aykırıdır.

Zalim müstekbirler öğütte kabul etmezler ki, onlara yapmakta olduklarının kötü ve neticesinin hüsran olacağını kabul ettirebilesiniz. Zira gurur ve inatları öğüt kabul etmeye müsaade etmez. Ve onlar, Allah (cc)'ın tekebbür sıfatına sahiplenmiş, velileri olan şeytan gibi kibirlenmekteler.

“Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt -ancak- kabul edenlere bir öğüttür.

Sabret, Allah iyi davrananların ecrini elbette zayi etmez.

Sizden önceki nesillerin ileri gelenleri, yeryüzünde bozgunculuğa engel olmalı değil miydiler? Onlardan kurtardıklarımız pek azdır. Kendilerine verilen nimete karşı zulmedenlere uyanlar ise suçlu oldular.

Rabbin, kasabaların halkı ıslah olmuşken, haksız yere onları yok etmez.

Eğer Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet kılardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri bir yana, hala ayrılıktadırlar, esasen onları bunun için yaratmıştır. Rabbinin “And olsun ki cehennemi hep insan ve cin ile dolduracağım” sözü yerine gelmiştir.

Peygamberlerin başlarından geçenlerden, sana anlattığımız her şey, senin gönlünü pekiştirmemizi sağlar; sana bu belgelerle gerçek; inananlara da öğüt ve hatırlatma gelmiştir.

İnanmayanlara: “Durumunuzun gerektirdiğini yapın, doğrusu biz de yapıyoruz; bekleyin, biz de bekliyoruz” de. (11/Hûd-114...122.)

"Ey iman edenler! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin. Allah'ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve sonunda O'nun katında toplanacağınızı bilin.

Aranızdan yalnız zalimlere erişmekle kalmayacak fitneden sakının, Allah'ın azabının şiddetli olduğunu bilin." (9/Enfal- 24. 25.)

 

Ve İsrailoğullarının doğru yoldan sapmalarının nedenleri:

Bilindiği gibi İsrailoğullarına birçok peygamber gönderilmiştir. Fakat onların çok azı müstesna, kendilerini kurtuluşa çağıran peygamberlerinden birçoğunu yalanlamış, bir kısmını da öldürmüşlerdir. Ve her çeşit kötülüğün aralarında işlenmesine rağmen; Allah (cc)'ın Kitab'ını kulak ardı edip, o kötülükleri görmezlikten gelmişlerdir. Böylece, hepsi de Allah (cc)'ın gazab ve lânetine müstahak oldular. Kuşkusuz bu kötülükleri bütün İsrailoğulları işlemiyordu. Lakin kötülük yapmayanların görevi yapanlara engel olmak iken, görevlerini ihmal ettiklerinden, mücrimlerle birlikte onlar da cezalandırıldılar. Zira kötülüğü yapanlar ile, gücü yetip de onlara engel olmayanlar arasında hiçbir fark yoktur.

“(İsrailoğulları) Birbirlerinin yaptıkları kötülüklere engel olmuyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi! Onlardan çoğunun kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin önlerine sürdüğü ne kötüdür! Allah onlara gazab etmiştir, onlar azabta ebedi kalacaktır. Eğer Allah'a, Peygambere ve ona indirilen Kur'an'a inanmış olsalardı, onları -kâfirleri-dost edinmezlerdi, fakat onların çoğu fâsıktır.” 5/Maide-80-81.

Abdullah bin Mes'ud Hz. Peygamber (s.a.a.)'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

<<İsrailoğullarında ilk ahdi bozma ve noksanlık şöyle olmuştu: Onlardan biri bir başkasına günah işlerken rastladığında ona, “Ey falan adam Allah'tan kork, işlemekte olduğun günahı bırak; bu sana helal değil” derdi. Sonra aynı şahsa ertesi gün -günah işlerken- rastlar fakat bu defa ona engel olmazdı. Çünkü o da onunla beraber yiyor, beraber içiyor ve beraber oturuyordu. Onlar böyle davranınca Allah Teâlâ bazısının kalbini diğer bazılarına uyarladı (kötülüklerde kalplerini birleştirdi). Sonra Allah Teâlâ (onların hakkında) şöyle buyurdu:

Maide-79'dan 81. ayetlerine kadar okuduktan sonra Hz. Peygamber(sav) şöyle buyurur:

<<Hayır hayır; vallahi ma'rufu emreder, münkerden nehyedersiniz; zalimin elinden tutar, onu hakka yöneltirsiniz ve onu hakka boyun eğdirip yalnızca hakkı uygulamaya zorlarsınız. Bir sonraki hadiste ise aynı hadise şu ilave bulunmaktadır: (Eğer bunu yapmazsanız) <<Allah kalblerinizi diğerlerinizin kalbiyle birleştirir. Sonra onlara -İsrailoğullarına- lânet ettiği gibi size de lânet eder.>> Bir başka ilave rivayette ise: <<Sonra iyileriniz dua eder de Allah dualarını kabul etmez..>> diye buyurulmaktadır. -E.Davud-c.4.s.508-509. Mısır bs. Tirmizi-c.5.s. 252-253. Mısır bs. İbni Mace-c.2.s. 1327-1328. Mısır bs. daha geniş bilgi için İmam Beğavi'nin Şerhu's Sünnet'inin c. 14. s.341'den 362'ye kadar bakılabilir.- 

Bu hususta Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır:

“Ey Kitab ehli! Haksız yere dininizde taşkınlık etmeyin. Daha önce sapıtan, çoğunu saptıran ve doğru yoldan ayrılan bir milletin heveslerine uymayın” de.

İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lânetlenmişlerdi. Bu, baş kaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi.” 5/Maide-77.78.

Buraya kadar İslâm ümmetinin tüm insanlar için ortaya çıkarılmış (üçüncü özelliği olan) hayırlı olma özelliklerini özetlemeye çalıştık. Elbette ki, İslâm ümmetinin sıfatları sadece bizim bu anlattıklarımızdan ibaret değildir. Bu üç özellik, diğer ümmetlerin hiçbirinde bulunmayan ve onlardan hiçbirine nasip olmayan en belirgin özelliklerdir.

Fakat bu üç özelliğin dışında, Müslümanlarda bulunması gereken daha birçok güzel meziyet ve sıfatlar var ki, bunlar da ayet ve hadislerde ayrı ayrı zikredilmişlerdir. Bu meziyet ve sıfatları da, (bir kural olarak telakki etmemekle beraber) ilim, iman ve ihsan olmak üzere üç kategoriye ayırmak mümkündür. Fakat bunlar da birkaç sayfaya sığacak kadar kısa bir konu değildir. Lakin biz, bu üç hususu temel olarak kabul ediyoruz. Bu temellerin üzerine bina edilecek ve binayı teczin edecek daha birçok hususlar var. İşte bunun için de ayrı bir kitap yazmak gerekir. İnşallah Rabbimiz bize bunu da müyesser eder.

“Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. Ma'rufu emreder, münkerden nehyedersiniz ve Allah'a inanırsınız...” 3/ Al-i İmrân-110

 

'Emr-i bil ma'ruf ve nehiy anil münker' ile tebliğ arasındaki fark:

Bilindiği gibi iyiliği emredip, kötülüklere engel olmak ile insanlara İslâmiyeti tebliğ etmek aynı değildir. Birinde emretmek ve engel olmak söz konusu iken, diğerinde böyle bir şey söz konusu değildir. Yani, İslâmiyeti insanlara tebliğ ederken zora başvurma gibi bir şey söz konusu değildir. Tebliğ'de, Allah (cc)'ın emir ve nehiylerini ve İslâm'ın güzelliklerini anlatıp iletmekle yetinilir. Fakat bunu da ehil olanlar en güzel biçimde yapacaklardır. İşte bu hususla ilgili bazı ayeti celileler:

“...Eğer seninle tartışmaya girişirlerse, “Ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allah'a verdim,” de. Kendilerine Kitab verilenlere ve kitabsızlara: “Siz de İslâm oldunuz mu?” de, şayet İslâm olurlarsa doğru yola girmişlerdir, yüz çevirirlerse, sana yalnız tebliğ etmek düşer. Allah kullarını görür.” 3/Al-i İmran-20.

“Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin, karşı gelmekten çekinin; eğer yüz çevirirseniz bilin ki, peygamberimize düşen sadece açıkça tebliğ etmektir.

Peygamberin görevi sadece tebliğ etmektir. Allah, sizin açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de bilir.” 5/Maide-92.99.

“Onlara va'dettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de seni vefat ettirsek de, vazifen sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek Bize düşer.” 13/Rad-40.

“Allah'a eş koşanlar: “Allah dileseydi O'ndan başka hiçbir şeye ne biz ve ne de babalarımız tapardı. O'nun buyruğu olmaksızın hiçbir şeyi haram kılmazdık” dediler. Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere apaçık tebliğden başka ne vazife düşer ki?

Eğer yüz çevirirlerse, sana düşenin sadece açıkça tebliğ etmek olduğunu bil.

Allah'ın nimetini hem bilirler hem de inkâr ederler. Zaten çoğu kâfir kimselerdir.” 16/Nahl-35. 82-83.

“De ki: “Allah'a itaat edin; Peygambere itaat edin.” Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki o Peygamber, kendisine yükletilenden ve siz de kendinize yükletilenden sorumlusunuz. Eğer O'na itaat ederseniz hidayete erişirsiniz, Peygambere düşen sadece, apaçık tebliğdir.

Allah, içinizden inanıp salih amellerde bulunanlara, onlardan öncekileri halef kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, onlar için beğendiği dini temelli yerleştireceğine, korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Bundan sonra inkâr eden kimseler, işte onlar artık yoldan çıkmış olanlardır.” 24/ Nur-54.55.

“Ey putperestler! Siz Allah'ı bırakıp sadece bir takım putlara tapıyor, aslı olmayan sözler uyduruyorsunuz. Doğrusu, Allah'tan başka taptıklarınızın size rızık vermeye güçleri yetmez. Artık rızkı Allah katında arayın. O'na kulluk edin. O'na şükredin. Siz (sonuçta mutlaka) O'na döneceksiniz.

Eğer siz Peygamberi yalanlıyorsanız bilin ki, sizden önceki ümmetler de yalanlamışlardı. Peygambere düşen, sadece apaçık tebliğdir.” 29/Ankebut-17. 18.

“Allah katından, geri çevrilemiyecek günün gelmesinden önce Rabbinizin çağrısına cevap verin. O gün hiçbirinize sığınacak yer bulunmaz, -yaptıklarınızı- inkâr da edemezsiniz.

Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Biz seni onlara bekçi göndermedik; sana düşen sadece tebliğdir. Doğrusu Biz insana katımızdan bir rahmet tattırırsak ona sevinir; ama elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse işte o zaman görürsün ki insan gerçekten pek nankördür.” 42/Şura-47.48.

“Başa gelen hiçbir musibet Allah'ın izni olmaksızın olamaz; Allah'a kim inanırsa onun gönlünü doğruya yöneltir. Allah her şeyi bilendir.

Allah'a itaat edin; eğer bundan yüz çevirirseniz bilin ki Peygamberimize düşen apaçık tebliğdir.

Allah vardır, O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Mü'minler yalnızca Allah'a güvensinler.

Ey iman edenler! Eşleriniz ve çocuklarınızdan size düşmanlık edenler olur, onlardan sakının; ama siz affeder, suçlarını örter ve bağışlarsanız bilin ki Allah da bağışlar ve acır.

Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız bir imtihan fitnedir. Büyük ecir ise Allah katındadır.

Allah'a karşı gelmekten gücünüzün yettiği kadar sakının, emirlerini dinleyin ve itaat edin; kendinizin iyiliğine olarak mallarınızdan sarf edin; nefsinin tamahkârlığından korunan kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.” 64/Teğabun-11...16.

Bu ayeti celilelerden de anlaşıldığı gibi İslâm'ı tebliğ ederken zor kullanma gibi birşey sözkonusu değildir. Ne Hz. Peygamber(s.a.a.) ne de ondan önceki peygamberler, insanları dine davet ederken hiçbir zaman zora başvurmamışlardır. Peygamberler, Rablerinden kendilerine vahyedileni insanlara tebliğ etmiş, onları en güzel biçimde Allah (cc)'ın dinine davet etmişlerdir. Kendilerine yapılan tüm eziyet ve iftiralara rağmen, onlar yine de insanlara acıyarak merhametle yaklaşmış, o güzel üslûb ve metodlarından kıl kadar olsun ayrılmamışlardır.

Zira zor kullanarak inancını kabul ettirmeye kalkışmak, insanların nefretini cezbetmekten başka hiçbir işe yaramaz. İnanç bir gönül meselesidir. Eğer kişi gönülden ve isteyerek inanmazsa, korku veya her hangi bir sebepten dolayı inanmasının hiçbir yararı olmaz. Aksine zararı olur. Korku, menfaat veya her hangi bir sebepten dolayı inanmış olarak gözükmeye çalışanlar münafık olduklarından, karşı tarafa zarar vermeleri de kaçınılmazdır. Bu bakımdan İslâm dini, insanların istemeyerek İslâm olmalarını istemez. Ve hiçbir zaman insanları İslâm'ı kabul etmeye icbar etmez.

İslâm dini diğer din ve ideolojiler gibi muamma (bilinmez, kapalı) bir din değildir. İslâm dini herkes tarafından rahatlıkla anlaşılan ve öğrenilebilen apaçık bir dindir. Bu yüzdendir ki, imanda taklidi ve zoru asla kabul etmemektedir. Böyle olması başta İlahi olmasından ve kendine olan güveninden dolayıdır. Fakat batıl ve felsefi din ve ideolojiler ile muharrif dinler böyle değildir. Bunların hemen hemen hepsi, hem birer muamma, hem de hepsinde de taklit söz konusudur.

Bu batıl ve felsefi din ve ideolojilere inananların ekseriyeti, belki de yüzde doksanından fazlası inandıklarının mahiyetini bilmemektedirler. Onlar sadece büyüklerini taklit eder ve duyduklarıyla yetinirler. Zaten onların büyükleri ve fikir babaları da, daha fazla bir şey bilmelerini istemezler. En basit bir örnek verecek olursak, yetmiş küsur yıldan beri Türkiye'ye egemen olan Laisizm ve Kemalizm'in gerçek mahiyetini ne Laikler, ne de Kemalistler halka mertçe açıklama cesaretini gösterememiştir. Açıklayamazlar, zira Kemalizm diye bir ideoloji olmadığı gibi, Laisizm de sağlam bir esasa dayanmamaktadır.

İşte İslâmiyet, sağlam esaslara dayanan, açık ve anlaşılır bir din olmakla beraber bilim ve akla da tamamen uygun bir dindir. Bu bakımdan, hiçbir zora başvurmadan, bu dine inananların körü körüne değil, bilerek, isteyerek ve içtenlikle inanmalarını istemektedir. Bu şekilde inanan kimse, artık İslâmiyetin tüm şart ve hukukunu da isteyerek kabul ettiğinden onun kural ve prensiplerine de uymak zorundadır. Zira kişi hiçbir zor kullanılmadan, bilerek ve isteyerek bu dini seçmiştir. Öyleyse, bu dinin kural ve prensiplerine de isteyerek uymalıdır. Aksi halde, işleyeceği suça göre, cezai müeyyide ile karşı karşıya kalacaktır.

İslâm'ın hükümran olduğu ülkelerde yaşayan gayrimüslimlere gelince, onlar da (kendi inançlarında hür olmakla beraber) Müslümanlar gibi (inanç ve ibadetlerin dışında) İslâmiyetin dünyevi olan hukuk ve prensiplerine uymakla mükelleftirler. Şuna da uymak zorundalar ki, onların inançlarında mubah olup da İslâmiette haram olan hiçbir şeyi aleni olarak işleyemezler. Zira İslâmiyetin haram kabul ettiği herhangi bir eylemin aleni olarak işlenmesi toplumun tümüne sirayet eder. Böylece bütün toplum ifsad olmuş olur. Ve neticede, toplumda ahlak diye bir şey kalmayacağı gibi, artık insanların hayvanlardan hiçbir farkı da kalmaz.

Sonuç olarak İslâm'ın hükümet ettiği bir ülkede, her inanç sahibi inancında hür ve inancının gereklerini yerine getirmekte serbestir. Hiçbir inanç sahibi inancından dolayı baskı altında tutulamaz. Ancak, onların da İslâm'ın kural ve prensiplerine uymaları zorunludur. Bundan daha tabii bir şey olamaz. Her din ve ideolojinin kendine mahsus bazı kural ve prensipleri olur da, İslâmiyet gibi İlahi ve evrensel bir dinin kendine mahsus bazı kural ve prensipleri olmaz mı? İnsanların ifsad olmaması ve insanca yaşaması için, İslâmiyetin almış olduğu bazı önleyici tedbirlerini inançlara baskı veya hürriyeti kısıtlayıcı olarak telakki etmek en büyük zulüm ve İslâm'a yapılan en büyük iftira olur. İslâm'daki müsamahayı bir başka din ve ideolojide görmek mümkün değildir.

'Emr-i bil ma'ruf, nehiy anil münker'de olduğu gibi, tebliğ'de de kadın erkek her Müslüman'ın çok iyi bildiği bir konuyu insanlara ve birbirlerine anlatmaları ve tebliğ etmelerinde bir beis yoktur. Hatta gereklidir. Zira Hz. Peygamber (s.a.a.) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır:

<<Benden -duyduğunuz- bir ayette olsa onu tebliğ edin...>>

Bir başka hadiste ise şöyle burulmaktadır:

<<Benden duyduğu bir hadisi, kendisinden daha anlayış ve kavrayışlı olan bir başkasına (eksiltip artırmadan) duyduğu gibi aktaran kimseye Allah rahmet etsin.>> Kenzu'l Ümmal-c. 10. s.223-229.

 

Davet ile İlgili Bazı Ayet'i Celileler:

“Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış; doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir.” 16/Nahl-125.

“Her ümmete, yerine getirmeleri gerekli ibadetler koyduk. Öyleyse, bu konuda seninle çekişmelerine fırsat verme; Rabbine davet et, sen şüphesiz doğru yol üzerindesin. Seninle tartışırlarsa: “Allah yaptığınızı çok iyi bilir; ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında, kıyamet günü aranızda Allah hükmedecektir” de." 22/Hacc-67...69.

“Sen, sana bu Kitabın verileceğini ummazdın. O ancak Rabbinin bir rahmetidir. Öyleyse sakın inkârcılara yardımcı olma.

Allah'ın ayetleri sana indirildiğinde sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Rabbine çağır, sakın müşriklerden olma.” 28/Kasas-86.87.

“Kendilerine ilim geldikten sonra ayrılığa düşmeleri, ancak, birbirini çekememekten oldu. Eğer belirli bir süre için Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilirdi. Arkalarından Kitaba varis kılınanlar da ondan şüphe ve endişe içindedirler.

Bundan ötürü sen birliğe çağır ve emrolunduğun gibi doğru ol; onların heveslerine uyma ve şöyle söyle: “Allah'ın indirdiği Kitap'a inandım; aranızda adaletle hükmetmek ile emrolundum; Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir; bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz kendinizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar; dönüş O'nadır.

Allah'ın çağrısına icabet eden bulunduktan sonra, O'nun hakkında tartışmaya girişenlerin delilleri Rableri katında hükümsüzdür. Onlara bir gazap vardır, çetin bir azap da onlar içindir.

Gerçekten Kitabı ve ölçüyü indiren Allah'tır. Ne bilirsin, belki de kıyamet saati yakındır.” 42/Şura-14...17.

“İşte bunların kalplerinde olanı Allah bilir. Onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver, kendilerine tesirli sözler söyle.” 4/Nisa-63.

 

Hidayet ancak Allah'ın dilemesiyle olur:

Allah (cc) dilemedikçe kimseyi hidayete eriştiremezsiniz. En sevdikleriniz de olsa ve gece gündüz hidayet bulması için çalışıyor olsanız, yine de Allah (cc) dilemedikçe ona bir fayda sağlayamazsınız. Ancak bu, şu demek değil ki, Müslümanlar İslâmi davet ve tebliğden geri duracaklar. Bilakis Müslümanlar her zaman ve her yerde bu görevlerini yapmalı ve bu hususta asla gevşeklik göstermemelidirler. Zira kimlerin ne zaman hidayet bulacağını bilemeyiz. Ve kimler hakkında nasıl bir hüküm verilmiş olduğunu da bilemeyiz.

Özellikle küfr'i inad içersinde olan müstekbirlerin dışındaki kesimlerin hidayet bulmaları için gayret gösterilmelidir. Her halukârda tebliğ ve davet her kesime yapılmalı, fakat insanlar inanmıyorlar diye ye'se düşülmemelidir. Müslüman tebliğ görevini hakkıyla yapınca, artık o kendine düşen görevini ifa etmiştir. Zira onun görevi tebliğ etmektir, insanları hidayet etmek değildir. Hidayet etmek ancak Allah (cc)'ın elinde ve O'nun dilemesiyledir.

“Sen, sevdiğini hidayete eriştiremezsin, ama Allah, dilediğini hidayete eriştirir. hidayete erişecekleri en iyi O bilir.” 28/Kasas-56.

“Onlardan öncekilere, her hangi bir peygamber gelince: “sihirbazdır” veya “delidir” derlerdi.

Öncekiler sonrakilere böyle mi vasiyet ettiler? Hayır; bunlar azgın bir millettir.

Onlardan (söz dinlemeyenlerden) yüz çevir; sen kınanacak değilsin.” Öğüt ver; doğrusu öğüt ancak mü'minlere fayda verir.” 51/Zariyat-51...55.

“Sana Kur'an'ı Biz okutacağız ve asla unutmayacaksın.

Allah'ın dilediği bundan müstesnadır. Doğrusu açığı da, gizliyi de bilen O'dur.

Kolay olanı yapmayı sana kolaylaştırırız.

Faydalı olacaksa -insanlara- öğüt ver.

Allah'tan korkan öğüt alacaktır.

Bedbaht olan ondan kaçınacaktır.

O, en büyük ateşe yaslanacaktır.

O, orada ne ölecektir ne de dirilecektir.

Arınmış olan, Rabbinin adını anıp namaz kılan, saadete erişecektir.

Ama sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz.

Oysa ahiret daha iyi ve daha bakidir.

Doğrusu bu hükümler ilk sahifelerde, İbrahim ve Musa'nın sahifelerinde de vardır.” 87/Ala-6...17.

Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçüsün.

Sen, onlara zor kullanacak değilsin.

Ama kim yüz çevirir, inkâr ederse, Allah onu en büyük azaba uğratır.

Doğrusu onların dönüşü Bize'dir. Şüphesiz sonra hesaplarını görmek de Bize düşmektedir.“ 88/Casiye-21...25.

Mehmet Atlan

 

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kaynak: Kur'an Zaviyesinden Klasik Fir'avn ve Çağdaş Fir'avnlar - Evrensel Yayıncılık - 1998 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler