adsiz-1.jpg

Bakara 257. ayetin tefsirine giriş... Velayet

Aslında din velayete bağlıdır. Müslüman bir bireyin Allah, Rasulü ve müminler için velayete sahip olmadığı müddetçe yerine getirdiği eylemlerin bir yararının olduğu çok su götürür. Dolayısıyla amellerin kabul şartı velayettir denilebilir.

1 Haziran 2018 Cuma
Bakara 257. ayeti tefsiri
 
 
 
                                                           Cevher Caduk (ilahiyatçı-öğretmen)

 

Bakara 257. Ayetin tefsirine giriş

Önceki makalede Bakara Suresinin 257. Ayeti ile önceki ayetler arasındaki münasebete değinmiş idik.

Kişi Allah-u Teâlâ'ya iman edip de mümin olunca İlahî velayetin kapsamı altına girmiş oluyor. Allah-u Teâlâ kendi velayetinin kapsamına giren mümin bireyi karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Tağutun velayeti kapsamına giren bir birey ise tağut tarafından nurdan çıkarılıp karanlığa konulur.

Bu ayet-i kerime birçok konuyu içinde barındırmaktadır. Örneğin ilk akla gelenler şunlardır:

 

  • Allah'ın velayeti ne anlama gelmektedir?
  • ‘Veliy' kelimesi neden tekil olarak ayette geçmektedir? Hâlbuki Kitab-ı Kerim velayet olgusuna Rasulullah ve mümin bireylerin de sahip olduğunu belirtmektedir.
  • Ayette söz konusu edilen iman ne tür bir imandır ki İlahî velayet kapsamına birey girebilmektedir. İman tekdüze midir yoksa farklılık göstermekte midir ve çeşitli derece ve mertebelere sahip midir?
  • Ayetteki ihraç/çıkarma ne anlama gelmektedir? Bütün bireyler inancımız gereği fıtrat nuru üzere yaratıldığına göre buradaki çıkarmayı nasıl yorumlamalıyız?
  • Ayette ‘zulumat/Karanlıklar' sözcüğü neden çoğul, nur sözcüğü tekil olarak geçmektedir?
  • Allah var oluşsal olarak hem müminlerin hem de kâfir, müşrik ve münafıkların da velisidir. Bu ayette velayeti neden müminlere özgü kıldı?
  • İlginç olan nokta şu ki, ileride de ele alacağımız gibi ayetin baş bölümünü Eşariler ‘cebr' için kanıt olarak kullanırken, sonraki cümlelerini Mutezile tefviz/serbesti için kullanabilmektedir. Aynı metin birbirine zıt iki olguya nasıl dayanak olabilmektedir!?
  • Kur'anî kavramlardan olan hulud/ebedilik sözcüğü ebediliği ve bekalığı mı ifade etmektedir yoksa uzun süreyi mi ifade etmektedir? Bir başka ifade ile cehennem ateşi ve cehennemde kalış ebedi midir yoksa çok uzun bir süreyi mi ifade ediyor?

 

İnşallah bu ayet boyunca bu konuları incelemeye çalışacağız.

 

"Allah iman edenlerin velisidir" 

Biz Ayetü'l-Kürsi'nin girişinde Allah lafza-i celali hakkında etraflıca açıklama yapmış, bu ismin İsm-i Azam olduğunu açıklamış idik. İsm-i azamın bütün niteliklerini içinde barındıran en kapsamlı isim olduğunu açıklamıştık.  

'Velayet'e dilsel değini 

'Veli' ve 'velayet' kelimesi ve türevleri Kur'an-ı Kerim'de en çok kullanılan sözcüklerdendir. Bir kelimenin çokça kullanımı Kur'an-ı Kerim'in o sözcüğe çok önem verdiğini göstermektedir. Sözcüğün anlamına geçmeden önce bir takım dilsel açıklamalarda bulunalım.

Dilbilimci Sibeveyh ‘veliy'nin kökü hakkında verdiği bilgiye göre ‘velayet' masdar iken ‘vilayet' ise isimdir.[1]

Zeccac ise şu bilgileri verir: Sözcük “velayetehum” ve “vilayetehum” şeklinde de okunmaktadır. ‘Velayet' olarak okuyanlar yardım ve nesep anlamını temel alırken ‘vilayet' olarak okuyanlar ise yönetimi temel almaktadır.[2]

‘Veliy' düşman ile zıd anlamlıdır. ‘Vilayet' ise yönetim anlamına gelmektedir.[3]

Velinin yardımcı ve âlemin işlerini üstlenen ve onları ayakta tutan anlamlarına geldiği de olur.[4]

İbnü'l-Esir ise şöyle der: Allah azze ve cellenin isimlerinden olan ‘el-Vali' bütün her şeyin sahibi ve onda tasarruf edicisi anlamına gelmektedir. Sanki velayetten tedbir, kudret ve fiil anlamı hissedilmektedir. Bu üç özelliği kendisinde barındırmayan kimseye vali denilemez.[5]

İbnü'l-Manzur, Hz. Rasulullah'ın (s.a.a.) “Ali benim mevlam değildir” diyen Üsame'ye redd sadedinde “ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır” dediğini ve bir kişinin işlerini üstlenenin o kimsenin velisi olduğunu söyler.[6]

Öyle anlaşılıyor ki ‘veli' sözcüğü birçok anlama gelmektedir. Yardımcı, sevgili, tasarruf edici ve tedbir edici anlamları bu anlamların en meşhurlarıdır. Bu anlamların bütünü de Allah-u Teâlâ hakkında kullanılabilir. Aynı şekilde İlahî Halife olan Hz. Rasulullah (s.a.a.) hakkında da kullanılabilir. Ancak Rasulullah (s.a.a.) ile Üsame arasında geçen diyalogdan tedbir ve tasarruf anlamına geldiği sonucuna ulaşmak mümkündür. Üzücü olan şu ki eğer İbn Manzur'un bu rivayeti sahihse Üsame bu hadisten yararlanamamış ve İmam Ali gibi bir Zat'a biat etmekten kaçınmıştır. Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin saygı gösterdikleri bir zattan dolayı kardeşlerimizin kalplerini incitmek ve yaralamak istemiyoruz. Fakat Ali gibi birisine biat etmemek büyük problemdir. Emirü'l-Müminin yüksek karakteri ve seciyesi gereği Onu affetmiştir.

Son olarak bir müfessir olan Tabersi'nin açıklamalarıyla dilsel açıklamalar bölümünü sonlandırmak istiyorum: ‘el-Veli' arada fasıla bulunmaksızın yakın olmak demektir. ‘Veli' başkasına nazaran bir kimse hakkında ona daha yakın ve daha öncelikli ve tedbiri daha çok hak eden demektir.[7]

İlahi Velayet

Ayetü'l-Kürsi'nin girişinde Allah'ın en güzel isimlerinden bazılarının diğerlerine nazaran tecellilerinin daha geniş ve daha kapsayıcı olduğunu bunların içinde de en kapsayıcı isimlerin neler olduğuna değinmiş idik. Aynı noktadan hareketle şunu söyleyebiliriz: ilahî velayetten türetilen ‘Veli' ismi bütün sıfatları kapsayıcı ve kuşatıcı ve onların anlamlarını da içinde barındırıcı en büyük isimdir. Yine o makalelerde isimlerin bir gerçeklik olduğunu ve dış âlemde bir yansımasının olduğunu belirtmiştik. Buna göre ‘Veli' ismi evrendeki işleyen tedbir, tasarruf, dost ve yardımcı ilişkilerinin lâfzen dile getirilmesidir. Bu açıdan bakıldığında ‘veli' isminin anlamı daha da belirginleşmektedir.

Şehid Mutahhari ‘v-l-y' harflerinden türetilen sözcüklerin Kur'an-ı Kerim'de 226 yerde geçtiğini belirtir. Bunlardan 124 tanesi isim 112 tanesi ise fiildir.[8] Kur'an-ı Kerim'de bazı kelimelerin bir veya iki yerde kullanıldığını ‘Kürsi' kelimesini incelerken belirtmiş idik. Tevhid, mead ise Kur'an-ı Kerim'in oldukça büyük bir bölümünü kapsamaktadır. Bu kapsayış bu konuların özel bir öneme sahip olduklarını göstermektedir. Aslında din velayete bağlıdır. Müslüman bir bireyin Allah, Rasulü ve müminler için velayete sahip olmadığı müddetçe yerine getirdiği eylemlerin bir yararının olduğu çok su götürür. Dolayısıyla amellerin kabul şartı velayettir denilebilir.

Gerçi sözcüğün değişik kullanımlarından ötürü ‘velayet', ‘veli' ve ‘mevla' gibi kelimelerin anlamı hakkında tarih boyunca sürekli bir tartışma olagelmiştir. Yirmiye varan hatta yirmiyi aşan anlam zikir edilmiş ve böylece okuyucunun zihin dünyasında sözcüğün açık bir anlamı olmayan mücmel bir sözcük olması istenmiştir. Aslında yapılacak şey belli: mucemlere müracaat etmek.

Anlamı belirsiz bırakmanın gerekçesi bellidir zaten: siyasi saik. Daha doğrusu genelde Ehl-i Beyt İmamlarının özelde ise Ali'nin (a.s.) velayetine gölge düşürmek ve kuşku uyandırmak.

Yoksa şu hadis herhangi bir belirsizliğe pek de mahal bırakmamaktadır.

Rasulüllah: Ben müminlere kendi nefislerinden daha evla değil miyim?

Sahabe: Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dediler.

Rasulullah: Allah benim mevlamdır. Ben de müminlerin mevlasıyım. Ben müminlere kendi canlarından daha evlayım. Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.[9]

Aziz İslam Ümmetini sözcüğün anlamı hakkında dallanıp budaklandırarak hakiki ve öz anlamından uzaklaştırmak için değişik anlam verme uğraşısına girişilmiştir. Hâlbuki sözcük anlamı ile Kur'an'ın terimsel anlamı birbiriyle mukayese edildiğinde Kuranî terimsel anlamın sözlük anlamına da hâkim olduğu ve onu da içinde barındırdığı rahatlıkla görülür.

Her halükarda belirtilen bu çeşitli ve farklı anlamların bütünü en nihayetinde sevgili, yardımcı, tasarruf edici, tedbir edici ve hâkim anlamlarına gelip dayanmaktadır. Yukarıda da İbn Manzur'dan yaptığımız alıntıda da sözcüğün yardımcı ve âlemin işlerini düzenleyip ayakta tutan anlamında olduğunu belirtmiş idik.[10]

Rağıb el-Isfahanî'nin el-Müfredat'ına bakıldığında da sözcüğe mekânsal, dinî, yardım, inançsal ve işi üstlenme gibi bütün boyutlardan tetabu ve luhuk (peşisıra gelmek hemen ardından ona katılmak) anlamlarını vermektedir.  O şöyle der: Vela-tevali iki veya daha çok şey arasında aralarında yabancı herhangi bir unsurun girmemiş olmasıdır. Bazen mekân, bazen nesep, bazen dostluk, yardım ve inanç gibi hususlarda mecazen kullanılır. Velayet yardım ve işi üstlenme anlamlarında da kullanılır.[11]

Sözcük soyut somut birçok alanda kullanılmaktadır. Birbirine bitişik ve yakın olarak oturan iki kimse hakkında ‘v-l-y' kök fiili kullanılır. Zira birincisinin alanı bittiğinde hemen ardından ikincisi gelmekte ve aralarında yabancı bir unsur bulunmamaktadır.

Rasulullah'ın mevlası olduğu kimse için Ali'nin de Mevla olması demek Ali'nin Rasulullah'ı hemen peşi sıra takip etmesi ve ardından gelmesi demektir. Kur'an nassıyla sabit olduğu üzere bütün müminlere kendi canlarından daha evla ve yetkili olan Hz. Nebi (s.a.a.)[12] gibi Hz. Emirü'l-Müminin Ali (a.s.) da mevladır.

Tabersî ise şöyle der: Arada fasıla olmaksızın yakın olan kimse demektir. Buna göre bir kimsenin velisi o kimse hakkında başkasından daha öncelikli olan ve işlerini düzenlemeyi daha çok hak eden kimse demektir. ‘Vali' kelimesi de bu köktendir. Zira O da bir topluluğun emretme ve yasaklama yetkisiyle işlerini üstlenen kimsedir.[13]

Kelime hakkında Allame Tabatabaî şu açıklamaya dikkat çeker: ‘Veliy' sözcüğü için her ne kadar birçok kullanım belirtmişlerse de temel anlam iki şey arasında herhangi bir engelin olmamasıdır.[14]

“Allah iman edenlerin velisidir” ifadesi onlar hakkında tasarrufta bulunan, onların işlerini tedbir eden, onlara hâkim olan, onların ihtiyaç duydukları her işlerinde kendilerine yardımcı olan, onlara özel bir inayet gösteren, onları seven ve onlara yardımcı olan anlamlarına gelmektedir.

‘Veliy' kardeş gibi çift kullanıma sahiptir. Nasıl ki Ali, Muhammed'in kardeşidir denildiğinde kardeşlik kelimesi her ikisi için de geçerlidir. Buna göre Ali, Allah'ın velisidir dediğimizde Ali'nin bütün işlerini Allah-u Teâlâ düzenler, Ali Allah tarafından yardım görmektedir ve sevilmektedir anlamlarına geldiği gibi Ali Allah'tan başkasını da veli edinmez anlamına da gelmektedir.

Kardeşlerden büyük kardeşin küçük kardeş tarafından saygı görme ve büyüğün sorumluluğu ise onu gözetip koruma ve kollamadır. Bu açıdan bakacak olursak ‘Mevla' kelimesi de çift taraflıdır. Mevlanın üst tarafında bulunan Allah, Rasulullah (s.a.a.) ve Ali (a.s.) kulun ihtiyaçlarını karşılama, onun yararına olan şeyleri gözetme ve dostluk ihtiyacını giderme iken alt tarafında bulunan kullar açısından ise Malik'e, Rasul'e ve Ali'ye itaat ve muhabbettir. Allah azze ve celle bir kulu bir ümmetin başına veli ve Mevla olarak atamışsa veliye itaat Allah'a itaattir ve Ona masiyet ve karşı çıkma işe Allah'a karşı çıkmadır. Allah-u Teâlâ bağımsız olarak velayetin en yücesine sahip olduğuna göre ve bundan dolayı da bize canlarımızdan daha evla olduğuna göre O'nun bu velayeti kendilerine bağışladığı kişiler de Kur'an'ın ifadesiyle bize kendi canlarımızdan daha önceliklidirler.

Çokça dillendirilen sevgili, dost ve yardımcı anlamlarına gelecek olursak gözden kaçırılan nokta şudur: sanki bu anlam ‘veli' ve ‘Mevla' kelimesinin ana ve temel anlamından bağımsız ve başka bir anlammış gibi sunulmaktadır. Hayır, bu anlamlar temel anlamın kapsamında bulunan ve temel anlamın doğal sonucu olan anlamlardır. Mevla ve veli kelimeleri bu anlamları içermektedir. Ancak itaatin ve tasarrufun doğal sonucu olarak bu anlam ortaya çıkmaktadır.

Ali: Sevgi ve eriyiş 

Ali'nin bütün hayatında göze çarpan belirgin özelliklerden birisi İslam ve Müslümanlara karşı ve onlara yardımcı olmaktır. O Mevla oluşunun gereğini hakkıyla ve layıkıyla yerine getiriyordu. İslam'ın ve Müslümanların izzetini ve onurunu kaybetmemeleri için elinden gelen çabayı ortaya koyuyor, onlara birçok noktada yardımcı olmaya çalışıyordu.

Bir iki örnek sunacak olursak: Hz. Ebûbekir Rumların üzerine gaza etmek istediği esnada Rasûlullah'ın (s.a.a.) sahabelerinden bir topluluk ile istişare etmiş, onlar da ileri atılmış veya ertelemişlerdi. Ali b. Ebî Tâlib ile de görüş alış verişinde bulunmuş İmam (a.s.) bunu yerine getirmesini söyleyerek şöyle buyurmuştur: Eğer bunu yerine getirecek olursan başarılı olursun.

Ebûbekir de “hayırla müjdelendim” demiştir. İnsanlara hutbe vermek üzere kalkmış ve onlara Rumlara sefere çıkmaları için hazırlanmalarını emretmiştir.[15]

Hz. Ömer Beytü'l-Mukaddes'in fethi meselesinde Onunla istişare ettiğinde ortaya koyduğu görüştür. Şöyle ki; Ebû Ubeyde, Yahûdîlerin Emirü'l-Mü'minin Ömer b. Hattâb'ın kendilerine gelmesi şartıyla barış yapmaya razı olacaklarını bildiren bir mektup yazdı.

Halife Ömer, Osmân b. Affân'ın görüşünü sorunca Osmân şöyle dedi: Kudüslülerin hakarete uğramaları, zelil olmaları ve burunlarının yere sürtülmesi için Ömer'in Kudüs'e gitmemesi tavsiyesinde bulundu. İmam Ali'ye sorunca ise, İmam aralarındaki kuşatma sebebiyle Müslümanlar üzerine çöken yükün hafiflemesi için Ömer'in Kudüs'e gitmesi gerektiğini ifade etti. Ömer, İmam Ali'nin (a.s.) görüşünü uygun gördü, Osmân'ın görüşüne meyl etmedi. Ordusuyla birlikte Kudüs'e doğru yola çıktı. Medîne'de vekil olarak Ali b. Ebî Tâlib'i (a.s.) bıraktı. Böylece Kudüs'ün fethi tamamlandı.[16]

O'nun İslam için candan ve gönülden çırpınışı, Müslümanlara yönelik sevgi ve yardımı hakkında kuşku duyulabilir mi ki!? Bundan dolayı Rasulullah (s.a.a.) Onu sevmeyi iman; Ona buğz etmeyi ise nifak olarak nitelendirmektedir.

Et-Taberani, Ümm-ü Seleme'den şöyle rivayet etmektedir: Rasulullah (s.a.a.) şöyle buyururdu: Ali'yi ancak mümin sever. Ona ancak münafık buğz eder.[17]

Olumlu ve olumsuz velayet 

Velayeti çok değişik boyutlarıyla ve farklı taksimlerle ele almak mümkündür. Ancak velayetin şartları çerçevesinde amellerin kabulü, bireylerin kemal talepleri, toplumsal düzen ve işleyişin rayında gitmesi ve bireyin ahlakî yapı ve tutumunda rolü vardır. Belki ilerleyen makalelerde bu konuları inceleyebiliriz.

Ancak biz şu an Kur'anî bir konu olan olumlu ve olumsuz velayet şeklindeki taksimata değinmek istiyoruz.

Önceki bölümlerde velayetin çift taraflı bir kullanıma sahip olduğunu belirtmiş idik. Üst mertebede bulunan zat ve varlık için velayet tasarrufu ifade ederken alt tarafta bulunan zat ve varlık için taatı, uymayı, tabi olmayı ifade etmektedir.

Allah-kul arasındaki velayet ilişkisinde sadedinde bulunduğumuz “Allahu veliyyullezine amenu/Allah iman edenlerin velisidir” ayeti üst açısından velayete değinmektedir. “Ela inne evliyaellahi la havfun aleyhim ve la hum yehzenun/Bilin, haberdâr olun ki şüphe yok Allah dostlarına ne korku vardır, ne de mahzun olur onlar” (10/Yunus/62) ayeti ise ast açısından velayete değinmektedir. Yani Allah'ı veli edinen salih ve takva sahibi bireyin konumunu dile getirmektedir.

Velayeti aklın ve naklin emredip yasaklamasına göre ikiye ayırmak mümkündür.

Kur'an, hadis ve aklın emrettiği velayete olumlu velayet; yasakladığı ve men ettiği velayete ise olumsuz velayet diyebiliriz.

Emir edilen velayet bizzat ve bağımsız olarak Allah-u Teâlâ için sabittir. İlineksel olarak ve arızî olarak bu tür velayet insanlardan bir bölüm için de sabittir. Rasulullah (s.a.a.) ve Ehl-i Beyt İmamları için de sabittir.

“Sizin dostunuz, sahibiniz, ancak Allah'tır ve Peygamberidir ve inananlar, namaz kılanlar ve rükû ederken zekât verenlerdir” (5/el-Maide/55)[18]

Bu açıdan müminlerin kendi aralarındaki velayet ilişkileri de olumlu velayet kapsamına girmektedir.

“ve'l-muminune ve'l-muminatu baduhum evliyau badin/Erkek ve kadın müminler, birbirlerinin yardımcısıdır” (9/et-Tevbe/71)

Yasaklanmış olan olumsuz velayetin en açık örneği şeytanın ve tağutun velayetidir. Bu velayet insanı bütünüyle hüsrana uğratacaktır. Bu ayetin ilerleyen bölümlerinde Allah-u Teâlâ “vellezine keferu evliyauhumu't-tağutu/kâfirlere gelince ise onların velileri tağuttur” buyurarak İlahî velayetin tam karşıt noktasına yerleştirmektedir.

Şeytanın velayeti hakkında ise Allah-u Teâlâ “İnananlar iman edenleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Bu işi yapan, Allah'tan bir şey beklemesin, fakat kâfirlerden çekinmeniz gerekse o başka. Allah, kendisinden sakınmanızı emretmektedir ve dönüp varılacak yer de Allah tapısıdır” (3/Al-i İmran/28)

Biz Hizbullahî Müminler İmam Humeynî'nin “Büyük Şeytan” diyerek dile getirdiği Amerika'nın velayetini inşallah asla kabul etmeyeceğiz. O arifin “Büyük Şeytan” diye dile getirdiği Amerika'ya uymanın kesinkes hüsran ile sonuçlanacağına ve uyanların hüsrana uğrayacaklarına ve Şanlı Direniş Hareketi bi-iznillah Hizbullah ve Hamas'ın en nihayetinde galibiyete erişeceğine inanmaktayız.

Olumsuz velayetin bir diğer örneği Aziz İslam Dinini eylem ve sözleriyle alaya alan kimselerin velayetidir.

"Ey inananlar, sizden önce, kendilerine kitap verilenlerle kâfirlerden, dininizi alay konusu yapan, onu oyuncak sayan kişileri dost/veli edinmeyin, çekinin Allah'tan inanmışsanız". (5/el-Maide/57)

“Ey inananlar, düşmanlarımı ve düşmanlarınızı dost edinip onları sevmeyin, onlara haber yolluyorsunuz ama onlar, size gerçek olarak gelen şeye kâfir olmuşlardır da Peygamberi ve sizi, Rabbiniz Allah'a inanıyorsunuz diye yurdunuzdan çıkarıyorlar; benim yolumda savaşmak ve râzılığımı arayıp elde etmek için yurdunuzdan çıktıysanız, bu böyle; siz, onlara sevgiyle sır veriyorsunuz ve bense sizin gizlediğiniz şeyi de daha iyi bilirim, açığa vurduğunuz şeyi de ve sizden kim bu işi yaparsa gerçekten de düz ve doğru yoldan sapmış, yolunu kaybetmiş gitmiştir” (60/el-Mümtehine/1)

Kâfirlerin velayetini de Allah-u Teâlâ yasaklayarak şöyle buyurmaktadır:

“İnananlar iman edenleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler”.  (3/Al-i İmran/28)

Rab Teâlâ bizleri velayetin itaat, uyma, sevme ve yardımcı olma boyutlarını yerine getiren kullarından eylesin.

Selam, muhabbet ve dua ile   

 

 

 



[1] Es-Sıhah Tacü'l-Luğa, c. 6, s. 2528

[2] Lisanü'l-Arab, c. 15, s. 406

[3] Es-Sıhah, agy

[4] Lisanü'l-Arab, c. 15, s. 406

[5] En-Nihaye fi Garibi'l-Hadis, c. 5, s. 227

[6] Lisanü'l-Arab, c. 15, s. 410

[7] Mecmeü'l-Beyan, c. 2, s. 164

[8] Mutahhari, Vela ve Velayet Üzerine, Çeviren: Seyyid Seccad Huseyni, Veli başlığı http://kitab.nur-az.com/tr/lib/view/502

[9] Bu hadisin çeşitli varyantları hakkında bir adres vererek hadisin isnad ve metin ile ilgili tartışmalarına girmek istemiyoruz: el-Gadir, c. 1, s. 11 ve sonrası

[10] Lisanü'l-Arab, c. 15, s. 406

[11] El-Müfredat, s. 533, v-l-y maddesi

[12] 33/el-Ahzab/6

[13] Mecmeü'l-Beyan, c. 2, s. 164

[14] El-Mizan, c. 10, s. 88

[15] Tarîhü'l-Yakûbî, c. 2, s. 132-3

[16] İbn Kesir, El-Bidâyetü ve'n-Nihâye, c. 7, s. 53

[17] El-Mucemü'l-Kebir, c. 23, s. 375

[18] Bu ayetin İmam Ali hakkındaki nüzulüne ilişkin tartışmalara şimdilik girmek istemiyoruz.

 

Kategorideki Diğer Haberler
Öne Çıkan Haberler